Üç Deniz

İstanbul'dan Kaş'a ibretlik, didaktik, epik bir seyir öyküsü...

"Çok uzun yıllardır hayalini kurduğum bu sahnede tek yanlış vardı. Sarayburnu’ndan çıkmalıydım bu yolculuğa. Tam gün batarken ağır ağır Ahırkapı mendireği boyunca ilerlerken son kez Haydarpaşa’nın görkemini, Kadıköy’ün sıcaklığını zihnime kazımalı, Kızkulesi’ni bordalar bordalamaz Osmanlı Caddesi’ni ve tüm kargaşasını arkamda bırakmalıydım. Sarayburnu’nu dönüp, dünyanın tüm denizlerine…"

Bir acayip Bolero

Duyduğum en korkunç Bolero yorumu bu. Her eklenen enstrüman apayrı telden çalıyor. Küçücük kalmışım, göremiyorum da orkestrayı. Parmak uçlarıma yükseliyorum, nafile, bir görebilsem... özellikle şu ritmini bir türlü bulamayan zili çalan adama okkalı bir yuhh! çekmek istiyorum. İnsandan bir duvar önümde, Zilin aritmik, tırmalıyıcı sesine gıcırtı tadında bir enstrüman daha ekleniyor ki nedir bilemedim. Nasıl br eziyettir bu, ne işim var burada diye düşünürken takır tukur bir sesler daha ekleniyor.

Uzun bir gece...

Deprem olurcasına titremiyor Yengeç, artık güneyden bindiriyor olmalı hava. Yoksa tir tir titriyor olmalıydık. Kıç halatların da gıcırtısı doğruluyor, özellikle sancak halat inliyor adeta. Kışlık tentenin pat patları iyice arttı. Çarmıhlar ara ara katılıyor koroya. Görünmeyen bir maestro salladıkça sopasını sırası gelen katılıyor. Maestronun gözdesi kışlık tente. Dört tarafındaki pencerelerden çakan şimşeklerin ışığıyla aydınlanan küçük kilisenin ortasında kemanını çalan Pagani'ni geliyor gözümün önüne. Maestro çeviriyor sopasını iskeleye, yeni bir gıcırtı ekleniyor senfoniye. Yandaki motoryatla aramızdaki usturmaça görev aşkıyla inliyor. Derken gözlerim kapanmaya başlıyor.

Una musica como los mares nocturnos...

Usul usul yağan yağmurun sesi parmak uçlarında süzülüyor odanın içerisine. Sedefadası'nın ışıkları belli belirsiz. Bir martı sabahın dördünde, bir şeylere kızgın. İki kedi gözdağı vermekte birbirine. Aysız, karanlık gece gizliyor denizi, Sedefadası sonsuzluğun ortasında bir soluk ışık demeti...

"una musica como los mares nocturnos"

Dolce notte! Quante stelle!

Son iki saattir aynı arya asılı kaldı havada. Cenoa toplanalı bir, motor susalı iki saat oldu. Seyir fenerleri dışında tek yaşam belirtisi Callas-Gedda ikilisinin anı ölümsüz kılmayı başaran birlikteliği. Bir kez daha kulakları çınlasın Einstein'ın; en zor yoldan keşfetmiş izafiyet teorisini fukara...

Dolce notte! Quante stelle!

Aysız gece sarıyor tüm varoluşu, yıldızlar sonsuz...

Tarihe not düşülsün...

Taksim’de, Beşiktaş’ta, Tomalı Hilmi’de, Gazılay’da, Antakya’da, İzmir’de… Türkiye’nin dört bir yanında kendini sokaklara atan, en ön saflarda direnen, evinde ışıklarını açıp-kapatan, internet başında heyecan içerisinde izleyen, bilgi paylaşan, revirler kurup insanları tedavi eden, gözaltındakileri savunan, Taksim meydanında namaz kılan, dua okuyan, Gezi Parkı’nda örnek bir komün yaratan, duvar yazılarıyla, karikatürlerle gerçek bir mizah örneği yaratan hayatını kaybeden, yaralanan, sakatlanan… bu heyecanın bir parçası olan herkese sonsuz teşekkürler. 44 yaşında ilk kez kendimi yalnız hissetmedim ve bu duyguyu çok sevdim. İnsan olmanın onuruyla yaşamak dileğiyle...

Pruvada iki parlak ışık - IV

Yavaşça doğruldu başaltı kamarasındaki minik yatağında. Eğilerek çıkıp küpeşteden aşağı işedi önce. Diğer küpeşteden eğilip bir avuç su çarptı yüzüne. Livarın içinden bir poşet çıkardı, bir parça böldü poşetin içindeki ekmekten. Poşetin yanındaki küçük bidonu çıkartıp kıç tarafa oturdu. Ekmeği bir kaç lokmada yuttuktan sonra okkalı bir yudum aldı şaraptan. Kısık gözlerle ufka doğru şöyle bir baktıktan sonra pancar motorunun başına geçti, asıldı ipe. Bir kaç pat pattan sonra ritmini buldu motor. Hızlıca koyverdi tonoz halatını, Marmara Adasına doğru yol verdi tekneye.

Topal Hasan, Agani

Sarayburnu önlerinde paçaları sıvamış, baldırlarına kadar suyun içerisinde, pür dikkat deniz tabanını izleyen Topal Hasan'ı arıyor yine gözlerim. Barbuncu olarak nam salmış ama bir türlü vazgeçemediği tutkusuyla yaz kış her fırtınadan sonra denizin getirdiklerini arayan Lodosçu Topal Hasan'ı... Eğer ki çocuk yaşlarımda tanımış olsaydım onu sanırım her şey bambaşka olurdu. Daha çocuk yaşta tanıdığım Agani bile öyle bir zehirlemişti ki, kırklı yaşları tüketmeye başlayalı beri hala hiç bir şey değişmedi. Deniz, ille de deniz...

ilahi adalet!

kör adam çökmüş caddenin kenarına
varolmak için çalıyor sazını
şarapçı çöreklenmiş yanı başına
varolmak için çalıyor körün ekmek parasını
kör vurdukça sazının tellerine

Alexandria Troia

Agoranın hemen üzerinde, görkemli kemerlerin karşısında her şey hazırdı. Adına adanmış kente gelse hiç şüphesiz tam da burada, bu noktada olurdu Büyük İskender’de. Ulu imparatorluğunun başkenti olarak düşlerken Julius’da tam burada, bu noktada olmalıydı. Ege güneşinin güne vedası başkaydı; ama bu kocamış su kemerlerinin arasından doğru tüm evreni tutuştururcasına giderken bambaşkaydı.

Sayfalar

Subscribe to Emekli Kahvesi RSS