Pateriça Köyü

İnsanı masmavi hayallere taşıyor Pateriça Köyü. Basamakları denizle biten merdivenleri, minimal ve büyüleyici mimarisi ile taş evler insanın aklını başından alıyor. Yaşam dediğiniz kavramı tekrar gözden geçirme ihityacı hissediyorsunuz; hemen oracıkta başlıyorsunuz masmavi düşlerinizi huzur ve keyif dolu ayrıntılarla süslemeye.

Pateriça II. Köy

Daha deniz beyazken uyanmak; taş basamaklardan ağır ağır inip, karıncanın su içtiği bu denizin koynuna usulca kendini bırakıvermek… Yaşar Kemal’in kulakları çınlasın! Bu kadarını ancak O’nun romanlarında hayal edebilir insan.

Bir kentin sonuna yetişmek

Ayvalık’la ilk tanışmam seksenli yılların sonlarındadır aslında. Yani bir anlamda sonun yetiştiğimi düşündüğüm cennet köşelerden biri. Bu yüzden olsa gerek, yıllarca hep uzak durdum.

Kıyıları yazlık sitelerle doldurulmuş, otel olarak nitelenen ucube binalar güzelim eski Rum binalarıyla bir arada çarpıklığın abidesi gibi yükseliyor, her geçen gün nüfusu biraz daha artıyor... çok da ilgimi çekememişti Ayvalık.

Hele hele artık dibi görünmez olmuş kıyısı...

Hepsini unutun! Son yolculuğum tüm ön yargılarımı silip attığı gibi bir çeşit bağımlılığı da beraberinde getirdi.


Pateriça I. Köy

Daha önceki gidişlerimde şöyle bir dolanıp o güzel limanında çay içmekten öte geçemediğim Cunda’nın biraz derinlerine inince bambaşka bir yaşam fikri tüm zihnimi kuşattı.

Sanırım biz “büyük kentliler”in en başarılı olduğu konu bu. Tüm yılın yorgunluğunu atmaya çalıştığımız kısa, konsantre tatillerimizi “yeni bir hayat konsepti” hayalleriyle süslemek, yapamayacağımızı haykıran o iç sesimizi bir şekilde susturmayı başararak monoton yaşantılarımızda bir huzur molası, bir parantez arası yaratabilmek...

Ayvalık’a adımınızı attığınızda ilk izlenimleriniz biraz hayal kırıklığı olabilir. Ama belki de bu kenti eşsiz kılan özelliği de bu; sayısız vahalar gizleyen bir çöl misali.

Kokulu Adalar

Bir küçük arşipel aslında Ayvalık dediğiniz... irili-ufaklı tam 35 ada. Kimisinin üzerinde yıkık bir manastır, kimisinin sahipleri koyunlar. Helenler Hekatonisa diye adlandırmışlar; Kokulu Adalar.

Tabi hal böyle olunca yakın zamanda bir ada alma furyası da almış başını gitmiş özellikle en üst kattakiler arasında. Duydukça şaşırıyorsunuz. Ama daha da önemlisi kabullenemiyorsunuz bir adanın bir kişinin “tapulu malı” olması fikrini. Hem de üzerinde yıkık bir manastırla...

Cunda

Cunda Adası

Sadece Giritli mübadillerle zenginleşmiş müthiş mutfağı dahi Cunda’da bir akşam yemeğini eşsiz kılmaya yetiyor. Hatta kendi adıma yeryüzünde rakı içmekten en çok keyif aldığım iki yerden biri olduğunu itiraf etmeliyim.

Dillere destan Girit mezeleri, o nefis mezelerin püf noktası müthiş zeytinyağı ve her türlü deniz mahsülü ile son derece normal bir durum bu aslında.

Dahası, dokusu, atmosferi ve denizle kuşatılmışlık duygusu sıradan şeyleri bile farklı, keyifli kılıyor Cunda’da.

Özellikle günümüz fason mimarisine inat, her biri birer estetik örneği olarak yükselen mütevazı binaları ile Cunda adeta zamanı durdurmayı başarmış bir küçük deniz kasabası.

Liman boyunca yapacağınız kısa bir yürüyüş boyunca denize mi, yoksa birbirinden etkileyici binalara mı bakacağını şaşırıyor insan.

Adanın bazı köşelerinde estetikten nasibini alamamış, böylesine görkemle yükselen bir estetik anlayışından bihaber yapı örneklerine rastlamak  da mümkün.

Başka türlü bir şey...

Güne Cunda’da bir kahvaltı ile başlamaktı niyetimiz. Ayvalık’tan doğru Türkiye’nin ilk Boğaz Köprüsü’nü geçerek Cunda’ya doğru ilerlerken merak açlığın önüne geçti. Pateriça yazan bir tabela, sağa doğru giren, daralan ve kıvrılan bir yol... yeşilliklerin arasında kısa bir yolculuk ve ardından adaların arasında hapsolmuş dingin ve soylu deniz.

Yeşillikleri arasından çıkınca denize iyice yaklaşan yol toprak ama ortalama bir araç için dahi gayet yeterli. Fakat buraların tadına varmak isteyenlere önerim küçük birer sırt çantası ile yürümeleri.

Belki biraz şans ama öyle bir deniz karşıladı ki, adeta deniz değil mermer... yer gök bir olmuş, denizin olması gereken yerde bulutlar. Dev bir aynada yansıyor tüm kainat.

İlk kısa durak Güvercin Adası. Kıyıdan biraz uzakta, yüzebileceğiniz bir mesafede uzanıyor üzerinde yıkık bir manastırla.

Pateriça I. Köy

Tuhaf topraklar buralar, öyle ki, adayı alana manastırı yanında veriyorlar; öyle sıradan bir şey yüzlerce yıllık manasıtrlar.

Güvercin Adası’ndan kendinizi kurtarabilirseniz Pateriçe’nin birinci köyü hemen önünüzde sizi bekliyor. Denizin neredeyse içine kurulmuş köy. O kadar ki, köye girerken yol denizin içerisinden geçiyor. Hatta araçla geçmek biraz stresli olabiliyor.

Kaç hane olduğunu bilemediğim birinci köyün içerisinden dar ve taş bir yol vasıtasıyla geçebiliyorsunuz.

Özellikle birinci köyü ardınızda bırakırken gerçek bir zeytinliğin içerisine giriyorsunuz. Dağ taş zeytin, yamacı deniz...

Pateriça II. Köy

Seke seke aşılan yol bir küçük meydana vardığında artık II. köydesiniz. Bulunduğunuz yer size keyifli şeyler çağrıştırabilir ama sizi biraz ileride bekleyen güzelliğe dair en ufak bir ipucu dahi veremez.

Her biri mütevazı birer huzur abidesi evlerin arasındaki yola bırakın kendinizi. Pateriça’da tüm yollar nehir misali,  ne yapıp edip denize taşıyacaktır sizi, buna alışın...


Pateriça II. Köy

 

Doğrusu sadece yollar değil her daim sizi denize doğru taşıyan. İkinci köyün evleri neredeyse denizin içinde; öyle ki bahçelerin merdivenleri doğrudan denize iniyor.

Denizin kıyısına vardığınızda içinizde, bir yerlerde bastırılmış, susturulmuş bir diğer siz başlıyor kulağınıza fısıldamaya. Hatta önce fısıldıyor, sonra haykırıyor size beton, cam ve çelikle örülü alışıldık sahnemizin dışındaki yaşam ihtimallerini. Dedim ya, biz şehirliler için düşlere dalıp gitme zamanı.

Sabah yüzünüzü Ege’nin sularında yıkamak ya da top yekün bırakıvermek kendinizi dingin sularına. Denizle büyüyen çocuklar, denizin bir parçası ya da yaşamlarının ayrılmaz parçası deniz olan. Ozanların dediği gibi, deniz insanı, yumuşak huylu, haddini bilen...

Üzeri yosunlarla kaplı, taş taş üzerine yığılarak kurulmuş bir iptidai iskele, saatlerce sıkılmadan yürüyerek dahi gezebileceğiniz denli sığ sular, denizle buluşan zeytin ağaçları, küçük ve mütevazı taş evleri ile Ege’yi Ege yapan herşeyi bir arada bulabileceğiniz bir cennet Pateriça.

Ama sanmayın ki bu kadar. Biraz daha yürümeyi göze alırsanız ismiyle dahi ilginizi çekecek, içinizdeki kaşifi dürtükleyecek bir sürprizi daha var Pateriça’nın: Ayışığı Manastırı.


Ayışığı Manastırı

Ayışığı Manastırı

Trajikomik bir Türkiye Cumhuriyeti öyküsü aslında bu. En iyi ihtimalle 1700’lü yıllarda başlayan ve günümüzde zirve noktasına ulaşan bir tuhaf öykü.

İkinci köyü ardınızda bırakırken köyün yerlisi ve yaz-kış yaşayan tek bireyi aynı zamanda Ayışığı Manastırı’nın yeni görevlisi. Görevi sizinle hoş bir sohbet etmek, muhteşem zeytinyağından satabilirse satmak ve de daha ileride bir şey olmadığına; ikna olmazsanız da Ayışığı Manastırı’nın artık Sabancı ailesinin özel mülkü olduğuna ve girilmesini yasak olduğuna ikna etmek.

Dedim ya, trajikomik bir öykü bu.

Zeytinağaçlarının arasından kıvrılarak ilerleyen yol dik bir yamaçla denize kavuşurken tam da buluştuğu noktada Ayışığı Manastırı ile son buluyor. Manastır tabiri caizse, denizin içerisinde.

Hakkında öyle uzun uzadıya bilgi yok ne yazık ki. Ne de olsa burası Anadolu; bin yılların ardından bakarken yüzyıllar –en azından hipermetrop anlayış için- önemini yitiriyor. Mesela manastırın yıkıntıları arasında iki tarih var, 1771 ve 1795. Deniliyor ki bunlar onarım tarihleri. Boşverin, farzedelim yapım tarihleri olsun. Dünyanın bir çok ülkesinde 100 yıllık –oryantalist kıskançlıkla kıytırık diyebileceğimiz- yapıların bile kültür mirası sıfatıyla onore edilip üzerine titreniyor olması küffarın görmemişliğinden olsa gerek.

Sahibinden arazisiyle satılık manastır

Cumhuriyetin ilk yılları. Dünya yeniden şekilleniyor. Bugünden doğru bakınca ahkam kesecek, beceriksizlik atfedilecek bir sürü şey var. Ve mübadele günleri, Selanikli bir aile diğerleri gibi sökülüyor kök saldıkları topraklardan, Ayvalık’ta buluyorlar kendilerini. Selanik’teki varlıklarına karşılık Pateriça köyünün ucunda 171 dönümlük bir arazi veriliyor aileye. Zeytinlikler denizde bitiyor ama bir de sürprizi var arazinin: içinde başa bela bir manastırı var.


Ayışığı Manastırı

Başa bela, çünkü define avcıları tarafından talan edilmiş, atış talimi yapan bıçkınlara dayanmış ve ayakta kalmak bir yana yıkılmaya yüz tutmuş bekar kızların manastırı, Ayışığı Manastırı.

Bir zamanlar bekar kızların Ayışığı Manastırı, adalıların eğitim kurumu, yeni evleneceklerin dilek kapısı, tüm adalıların mesire yeri… Derken Katrinli ailesinin çiftliği, çocuklarının oyun alanı. Çocuklar büyüyüp alıp başını gidince aile de elini eteğini çekince kaderine terk edilen Ayışığı Manastırı.

Ta ki bir kurtarıcı çıkıp da Katrinli ailesi tarafından satılığa çıkartılan Ayışığı Manastırı ve arazisi için milyon dolarları gözden çıkartana kadar. 

Bugünlerde Pateriça köyünde sessiz bir bekleyiş var. Tapulu evlerini manastırın yeni sahipleri, Sabancı ailesine satmayı düşünmeyen 4-5 evin oyun bozanlığı yüzünden süreç biraz uzuyor gibi. Ama manastırda işler tıkırında. Anıtlar kurulundan onay çıktı. Suzan Sabancı Dinçer’in açıklamasına göre bekar kızların Ayışığı Manastırı bundan böyle misafirhane ve etkinlik merkezi olarak sürdürecek varlığını. Tabi daha şimdiden kapıya dikilen güvenlik görevlisinin iki kelimelik uyarısı doğrultusunda: “özel mülkiyet”.

Uzun lafın kısası, Ayışığı Manastırı’nı artık ancak denizden görebileceksiniz. Ve ne yazık ki kültür mirasının tanımlanamadığı bu tuhaf memlekette bir kez daha insanla kültürün arasına “özel mülkiyet” giriyor. Ama inanın denizden gördüğünüzde bile yine o içinizdeki ses durmayacak, bu kez direkt haykırmaya başlayacak...

Son söz...

Luc Besson’un baş yapıtlarından Atlantis’ten:

“Beton, cam ve çelikten yapılmış adına yaşam dediğiniz bu sahneyi unutun. Bırakın kendinizi soylu denize; derine, daha derine...”

Hakan Tiryaki, Seaway 2011