Bir Unutulmuş Likya Kenti: SURA

Demre-Kaş karayolunun yaklaşık beşinci kilometresinde, yolun solunda, iki küçük tepe ve etrafına saçılmış birkaç lahitiyle unutulmuş bir kent yer alır. Binlerce yılın yorgunluğundan çok unutulmuşluğun, terkedilmişliğin ezik, mahçup görüntüsüdür karşınızdaki.

Mahçuptur, çünkü ne Myra gibi hayranlık dolu bakışlarla izleyen insanlar vardır yapılarını, ne de Ksanthos benzeri romantik kahramanlık hikayeleri. Ne Aziz Nikola yetişti topraklarında; ne de özgürlük uğrunda yaktırdı halkı kendisini. Hatta en parlak dönemleri bile Myra’nın gölgesinde geçti, gitti.

Sura da diğer Likya şehirleri gibidir; yaşamla birlikte ölümü de sahiplenmiştir. Zeytinyağı işliğinde çalışırken sevdiğinin mezarı da yanıbaşındadır Suralı’nın, tüm Likyalılar gibi. Suralı ölümünden sonra da bir parçasıdır şehrin. Kentin dışında bir yere gömülüp, unutulup gitmez; akıp giden yaşamın tam ortasında sürdürür varlığını. İşte belki biraz da bu yüzdendir kentin çehresinden okunan hüzün... Böylesine tutunmuşken varoluşa, bugün yok olmaya yüz tutmuş olmanın hüznü; bir Suralı’nın hayat verdiği kayanın bugün tekrar taşa dönüşmesinin hüznü; görkemli eserler veremediği için cezalandırılmanın, görmezden gelinmenin hüznü...

Birkaç dakikalığına gözlerinizi kapatmanız yeterli aslında. Alır götürür sizi Sura günlük koşuşturmacasına. Her şehrin olduğu gibi Sura’nın da bir şarkısı vardır, farkında olmadan kulakları esir alan. Kayaya hayat verir Suralı kaya işçileri... Bugün seraların istila ettiği meydanda oyunlarını oynamaktadır Suralı çocuklar... İşliklerden zeytinyağı taşır kadınlar... Tepenin üzerindeki gözetleme kulesinden batıya doğru dikmiştir gözlerini kule gözcüsü, Teimiussa’dan gelebilecek tehlikelere karşı. Bir köşeden izleyebilirsiniz Sura’nın bir gününü. Her şehrinki gibidir aslında. Yaşam dolu ve hareketli. Ama gözünüzü açınca birden şaşkın bir şekilde bugüne dönersiniz. Çünkü binlerce yıllık bir şehrin, binlerce yıllık bir zeytinyağı işliğinin yanıbaşına parketmiş bir “Kartal”ı ancak bugünün Türkiye’sinde görebilirsiniz.

Zeytinyağı işliklerinin yakınında yerleşmiş, seracılıkla uğraşan bir ailedir Sura’nın yeni sakinleri. Bir zamanlar duvarların, gözetleme kulelerinin koruduğu kenti bugünlerde iki çoban köpeği korumakta. Tabi Sura adına değil yeni sakinleri adına!

Tabi tüm bunlarda Sura’nın suçu da yok değil. Biraz daha önemli bir yerleşim olabilse, biraz daha görkemli yapılar yükselebilseydi topraklarında... Ya da mahçup değil de kibirli bir kent olabilseydi eğer... Belki o zaman bilim adamları bir yüzey araştırmasıyla yetinmeyip sistematik bir kazı çalışması ile ödüllendirebilirlerdi Sura’yı. Böylelikle bugün de “önemli” bir kent olabilir, korunabilirdi. Ve hatta ziyaret etmek isteyenlerin bir bedel ödemesi bile gerekebilirdi. Yapılarının taşları çevredeki binalarda kullanılmak üzere sökülemeyeceği gibi, sökülüp götürülen parçaları da geri getirilebilirdi.

Aslında tüm bunlar için geç sayılmaz. Ama ne yazık ki Anadolulu olmanın, onbinlerce yıllık bir tarih ve kültür birikiminin mirasçısı olmanın getirdiği bir şımarıklıktan olsa gerek, Sura gibi binyılları aşan bir yerleşimi görmezden gelebiliyoruz. Anadolu’nun perspektifinden baktığımızda bin yıllar önemini yitiriyor gibi...

“Curius”: Kahin Balıklar

Tüm mahçupluğuna, terkedilmişliğine karşın yine de Sura’yı ziyaret etmek isterseniz şunu bilmelisiniz ki farkına varılmasa da paha biçilmez bir hazine barındırıyor topraklarında: “Curius”, Kahin Balıklar...

Merak edip arar ya da sorup yerini bulursanız eski bir merdivenle inebileceğiniz vadide Apollon Surius tapınağı yer alır. Yok eğer sabırsızlanıp hemen ve ilk bulduğunuz yoldan vadiye inmek isterseniz –bizim yaptığımız gibi- biraz sıkıntıyı göze almanız gerekiyor. Yamaç oldukça dik ve çalı çırpı acımasızca saldırıyor. Örümcekler ve yılanlar da cabası. Bu engeli aşıp vadiye indiğinizde ise bataklığın keskin kokusu ve sivrisinekler karşılıyor. Ama kekik ve adaçayı kokuları kesinlikle sıkıntıya iyi geliyor.

Belki de eskiçağ insanının daha somut bir tanrı inancına sahip olması, kehanetin tüm insanların günlük yaşantısında son derece önemli bir yer almasına sebep olmuş. Kimi yörelerde kuşların uçuşuna bakarken insanlar, kimi yörelerde hayvanların iç organlarından yola çıkmışlar. Gelecek korkusunun ve merakın beraberinde gelişen en ilginç kehanet sistemlerinden birinin merkezi de Sura imiş. Suralı rahipler balıkların davranışlarından sorgulamışlar geleceği. Şimdilerde bataklık olan vadi bir zamanlar limanın bulunduğu bir koy imiş ve işte o zamanlarda Apollon Surius tapınağı hemen denizin kenarında ve üç kaynak suyunun birleştiği bir yerde kurulmuş. Çevre kentlerden sayısız insan geleceğini sorgulamak için Apollon Surius kehanet merkezinin ve Curius denen kahin balıkların yolunu tutmuş.

Ellerinde iki tahta şişe geçirilmiş on parça kızarmış etle gelirmiş ziyaretçiler. Şişlerdeki etler havuza atılır ve sonra balıkların gelmesi beklenirmiş. “Kahin balıklar” havuza geldiğinde onları dikkatle izlermiş rahip. Balıklar eti parçalarsa sorun yok; ama dokunmazsa, hele ki kuyrukları ile geri iterlerse işte bu ciddi sorun demekmiş kehanette bulunulan kişi için. Balık kehanetini antik kaynaklar böyle anlatıyor. Üzerinde hemfikir olmadıkları tek konu var; balıkların hareketleri mi kehanetin kaynağı, yoksa türleri mi?

İşte cömertliği bu noktada başlar Sura’nın. Hiçbir şey saklamaz. Antik kaynaklarda ne anlatılmışsa balık kehanetine dair, tüm izlerini bugün de bulabilirsiniz. Geçen zaman içinde Apollon tapınağı kısmen bataklığın ortasında kalsa da hala dimdik ayaktadır. Hala Apollon Çeşmesi suları ile beslemektedir vadiyi ve tapınağı. Hatta kimbilir, “curius”lar tapınağın önüne kadar giremeseler de kıyıda bir yerlerde varlıklarını sürdürmektedir.

Ne dersiniz?

Bugüne Ulaşan Sura

Sura Kuzey-güney uzanımında kurulmuş bir kenttir. Yoldan 750 m. ilerlendiğinde şehrin akropolü yükselir. Akropol doğu ve batı yönünden kalın bir duvarla sınırlandırılmıştır. Akropol çevresindeki anakayadan kesilerek oluşturulmuş yanyana mekanlar, ortada bir koridora açılır.

Tepenin üzerinde yine anakayadan kesilmiş ev tipi bir mezar ve bir kaya mezarı yer alır. Bu iki yapı kentin en azından İ.Ö. IV. yüzyıldan beri varolduğuna işaret etmektedir. Kent diğer yapıları ile İ.S. 2. yüzyıl Roma dönemini yansıtır. Birkaç istisnai yapı da Bizans dönemine aittir.

Akropolün güneybatı köşesinde görkemli ve ilginç bir heykel kaidesi denize karşı yükselir. Kaidenin üzerinde Ksanthos Obelisk’inden sonra bilinen en uzun Likya yazıtı yer alır. Ne yazık ki günümüze ulaşana kadar iyi korunamamış olan yazıtın her satırından ancak birkaç harf okunabilir durumdadır. Akropolün alt kısmında anakaya üzerine, Apollon Surius rahiplerinin listesinin kazınmış olduğu, iyi korunmuş iki stel bulunur.

Daha kuzeyde yer alan diğer tepeye doğru ilerlendiğinde ilk dikkati çeken bir Bizans yapısının kalıntılarıdır. Kalıntıların hemen yakınında bir de su sarnıcı yer alır. Kentteki su sarnıçlarının çokluğu ve su kemerine rastlanmayışı Sura’nın su sıkıntısı çeken bir kent olduğu izlenimini vermektedir. İkinci tepenin etrafı anakayasından kesilmiş taş bloklar ile örülmüş bir duvar ile çevrilidir. Tepenin üzeri iki bölüme ayrılmış olup ilki traşlanmış duvarları ve kesilmiş taş izleri ile bir işlik görünümü sergiler. İkinci bölüm ise yamaca bakan bir pencerenin yer aldığı ve duvarlarında ahşap hatıllar için açılmış düzensiz oyukların bulunduğu bir gözetleme kulesidir.

Yaklaşık 200 metre ileride, iki bölümden oluşan oldukça iyi korunmuş bir yapı daha göze çarpar. Hemen yakınında bir de zeytinyağı işliği bulunur. Çevredeki çok sayıda işlikten Sura kentinin antik dönemde önemli bir zeytinyağı ve şarap üretim merkezi olduğu anlaşılmaktadır.

Araziye saçılmış lahitlerin arasından geçerek tekrar akropole dönüldüğünde, tepenin vadi ile buluştuğu düzlükte iki yapı dikkat çeker. Bunlardan ilki Bizans bazilikası, ikincisi ise şehre asıl önemini kazandıran Apollon Surius Tapınağı ve kehanet merkezidir.

İki nefli oluşu ile dikkat çeken bazilika, kısmen iyi durumdadır. Önemini ortaçağa kadar sürdürmüş olduğu bilinmektedir.

Apollon Surius tapınağı ise, antik dönemde vadinin denize açıldığı noktada, limanın dibinde, klasik Roma mimarisini yansıtan küçük, iyi korunmuş bir yapıdır. Kuzey ve doğu duvarlarının ayakta oluşuna karşın batı duvarı ve ön cephesi çökmüştür. Tapınağın iç duvarlarında destekçileri tarafından yapılan bağışları içeren bir yazıt yer alır. Bu yazıtlarda bahsedilen bağışların Apollon Surius’a değil Anadolu’lu at binici tanrı Sozon’a ithafen yapılması ilginç bir noktadır. Sozon, kültü Küçük Asya’nın güney-batısında Helenistik dönem Grek yazıtlarından da bilinen yerel Anadolu’lu bir tanrıdır. Sura’da ise muhtemelen Apollon’un Likyalı özdeşi olarak görülüyordu. Aynı yazıta göre bir bağış da Rhodoslu tanrı Zeus Atabyrius adına kaydedilmiştir.

Tapınağın hemen doğusunda, tepenin eteklerinden çıkan su kaynağı, “Apollon Çeşmesi” olarak bilinir. Apollon Çeşmesi’nden tapınağa su taşıyan kanal örgüsü bugün ne yazık ki bataklığın içinde kalmış.


Antik Kaynaklarda Balık Kehaneti

“Haklarında bir kehanette bulunulmasını isteyen kişiler, kumdaki girdabın bulunduğu deniz kıyısındaki Apollon koruluğuna geldiklerinde, ellerinde her birine on parça kızarmış et takılı olan iki tahta şiş tutarak kendilerini takdim ederler. Rahip koruluktaki yerini sessizce alırken, kişide şişleri girdaba atıp olacakları izler. Şişler atıldıktan sonra havuz, deniz suyu ile dolar ve çok sayıda ve çok değişik boylarda birçok balık neredeyse sihirli bir şekilde ortaya çıkar. Kahin balıkların cinslerini belirtir ve kişi de buna göre rahipten kehaneti öğrenir. Küçük balıklar görülebildiği gibi bazen de balinalar, testere balıkları ve daha başka garip ve bilinmeyen türlere rastlanır.” Polykharmos

 “Lykia’daki Myra’da, Apollon çeşmesinde balıklar kehanetlerini bildirmek üzere üç kez su kanalında toplanırlardı. Eğer balıklar kendilerine atılan eti parçalarlarsa bu kehanetin yapıldığı kişi için iyi, kuyrukları ile geri çevirirlerse de kötüye işaret kabul edilirdi.” Hatta yine Plinius’un anlattığına göre bu su kaynağındaki balıklar Curius adı ile anılarak onlara üç kez düdük öttürülerek sesleniliyordu.” Plinius


MUS Falı

Balık kehanetine ilişkin bir diğer örneğe yine Anadolu’da, Hitit metinlerinde rastlıyoruz. MUS kehaneti denen bu kehanet türü III.Hattuşili döneminde (İ.Ö. 13. yy.) ortaya çıkmış olup çok az örneği bilinmektedir. SAL.SU.Gİ tarafından uygulanan bu fal bir havuz içine konan bir veya birkaç yılanbalığının havuzda belirlenen bir takım yerlere gidiş gelişlerinin ve hareketlerinin gözlemine dayanmaktadır. Havuzdaki noktalar çeşitli yapı, yer ve kavramları sembolize etmektedir. Bu kavramlar ev, kral, saray, hapisane gibi somut olabildiği gibi hastalık, hayat, gelecek günler, günah, ölüm tehlikesi, isyan ve kargaşa gibi soyut kavramlarda olabilmekteydi.

“Büyük Tanrı neden dolayı öfkelenmiş? Ben Tanrıya bunu gidermek için çok dua ettim. Fakat sana, ey Tanrım, başkası tarafından bir şey mi ihmal edildi? Havuz falı olumlu olsun. Ocak yılanı günaha gitti. O uzağa kan ve yemin stelinin içine gitti, Başka bir ocak yılanı saraydan çıktı ve huzursuzluğa gitti, oradan hapisaneye gitti. Uzağa ruhlara indi. Birinci ocak yılanı ise ............ bu tarafa geldi ve o silah ............ gitti. Olumsuz.” KUB XXI 38


Ve son söz George Bean’in anısına, tüm gezginlerin anısına…

Hoşçakal kardeşim şehir

Akşam alacasında

Senin bağrını tepen

İki yumuşak ayak da

Mutlu oldu

Unutma

(Ali Cengizkan)

Hakan Tiryaki