S.S. Cemilem

Kadıköy'de çocuk olmak...

Yazdan kalma sıcacık bir Ekim günü boylu boyuna uzanıyordu Marmara önümüzde. Öyle sakin, öyle baştan çıkartıcı ki. Yanı başımda oturan Kekamoz'la az mı hayal ederdik böyle havalarda bir ucundan girip koca Marmara’nın ötekinden çıkıvermeyi. Çocuktuk, denizle doğmuştuk, denize doğmuştuk. Bir Yoğurtçu Parkı bilirdik oyun oynayacak bir de denizi. Moda ve eski Nikah Dairesi’nin bulunduğu Kadıköy mendireğiydi bizim oyun alanlarımız. Yosunların üzerinden yüzü koyun kayarak Kadınlar Plajı’nın yapay havuzuna girmek, mendirekten atlayıp vapurun dalgasına yakalanmadan geri çıkmak. Her seferinde daha fazla nefes tutmaya çalışarak tüm çıplaklığımızla dibe ulaşmaya çalışmak. Şanslı çocuklardık biz, bunlardı oyuncaklarımız. Kış gelene kadar bizden mutlusu yoktu çevremizde. Gerçi kış geldim mi başka bir heyecan sarardı hepimizi. Elimizde uyduruk oltalarımızla şimdiki Kadıköy İskelesi’nin inşaatında oturup akşama kadar istavritlerin, izmaritlerin oltanın ucunda pırıl pırıl parladığını görmeyi beklerdik. Hiçbir şeyde elimize su dökemeyen İskarmoz Celal iş balık tutmaya gelince hepimizin piriydi. Yan yana oturup, aynı uyduruk oltalarla, aynı yemleri kullanırdık. Ama İskarmoz nasıl yapar, nasıl eder hala bilmiyorum, kırk yıllık balıkçı edasıyla kovasını dolduruverirdi. Fakat hakkını vermek lazım, biz bir çok oyunda eğlencede onunla dalga geçerken o –ölene kadar koruduğu- vakarla bize tuttuğu her balıktan sonra balığın kaç kulaçta olduğunu söylerdi. Gerçi hepi topu dört kulaç derinlik vardı ama…

Bir Ekim sabahı daha vapur kalkmadan başladık eski günleri anmaya Kekamozla. Çağanoz Ali, İskarmoz Celal,  Parlak Hasan, Lapgöt Hakan, Paytak Eyüp, Kraça Serdar… Hatta bir de Gül vardı ki armadanın tek hatun kişisi. Ama o kadar erkek hatundu ki hiç birimiz aramızda bir kız olduğunu uzun yıllar fark etmedik. Ta ki bir gün ailesi onu daha çocuk yaşta evlendirip Almanya’ya gönderene kadar. Yıllar sonra boya görmemiş saçında aklar ve yanında kocaman bir kız çocuğuyla çıka gelene kadar başka bir haber alamamıştık ondan…

Vapur son yolcularını alırken çaylarımızı alıp oturmuştuk kıç güverteye. Böyle havaların bizim için ne demek olduğunu anlatmak kolay değil. Kekamozla aramızda daha ilk tanıştığımız günlerden itibaren tuhaf bir ilişki oluşmuştu. Birbirimizin kopyası gibiydik deniz söz konusu olduğunda. Her fırsatta, hiçbir şey yapamasak oturup Moda burnundan dikip gözlerimizi Marmara’ya, hayal kurardık birlikte. Bir de Marmara haritası bulmuştuk hasbel kader, açıp masanın üzerine rotalar çizerdik kendimize. Independenta patladığı sabah mendireğe çaktırmadan girip birlikte dayak yedik jandarmadan. Birlikte gönderdik tüm arkadaşlarımızı; birlikte teşhis ettik adli tıpta boylu boyuna uzanmış İskarmoz’un cesedini. Haydarpaşa’dan trene bindirip dolu gözlerler uğurlamıştık Tunceli’nin Hozat denen bir kazasına. Daha bir aylık askerdi ölüm haberi geldiğinde. Vurup kafasını dağıtıp atmışlardı bir dere kenarına. Bizden başka, olup olan tek yakını anacığı kaldıramamıştı oğlunun ölüm haberini, şeker komasına girmişti. O sabah, soğuk bir odada yatan didiklenmiş adam o değildi. İskarmoz hala Kadıköy iskelesinin inşaatında oturmuş, ciddi bir edayla, hafif yan eğilmiş kafası ile denizi dinlerken geliyordu gözümün önüne. Oltanın ucundaki istavritin balkımasına yaşamın en büyük mucizesiymiş gibi bakan gururlu çocuk gözleri ile. Adli tıptaki o uğursuz birkaç dakikadan sonra İskarmoz üzerine bir daha hiç konuşmamıştık Kekamozla…

Her ne kadar adı Fahri Korutürk olarak değiştirilmiş olsa da ben hala Bahçekapı derdim her sabah bizi taşıyan bu kuğu misali vapura. Bahçekapı Haliç’te suya indirildiğinde tersanede staj yaptığım günlerdi. İlk başta köşeli hatları ile gözümü tırmalamıştı biraz. Ama içine girince kanım kaynamış, en sevdiklerim arasına girivermişti. İşte yine bu güzel Ekim sabahı Bahçekapı’nın kıç güvertesinde Kekamozla çayımızı yudumlarken dalıp gitmiştik çocukluk günlerimize. Doğrusunu isterseniz çocukluk günlerimizden başka pek bir şey kalmamıştı elimizde. O günleri anmak bile hoş bir heyecan veriyordu ikimize de. Hayaller, umutlar, hayal kırıklıkları, verilen sözler, içilen antlar… Çoğu masum saçmalıklardı belki. Ama toplamı heyecan dolu çocukluğumuzdu.

Yarın: Paytak Eyüp Reis -I-