Tarihe not düşülsün...

1 Haziran 2013, Cumartesi. Taksim meydanına doğru ilerliyoruz. Elmadağ'dan Gezi Parkı'na doğru yaklaştıkça kalabalık da coşku da inanılmaz boyutlara ulaşıyor. İnsanlar akın akın para giriyor, marşlar söylüyor, sloganlar atıyor, gönlünce küfrediyor. Her halde 70'li yıllardan bu yana ilk kez yok sayılmalarının, hor görülmelerinin öfkesini kusuyorlar. Ama bunu bile yaparken şiddetti değil mizahı seçiyorlar...

Parkın yanı başındaki şantiye konteyneri hala tütüyor. Hemen yanında tahrip edilmiş polis araçları. Her yönden akın akın gelen insanlar meydanı dolduruyor. Nicelik ancak milyonla ölçülebilir. Bir saat kadar önce meydandan çekilen polisten geriye kalmış araçların üzerinde iki gündür süren vahşetin acısını çıkartmak istercesine tepiniyor insanlar. Bir tarafta sloganlar, küfürler... diğer taraftan istisnasız her yüzde aynı gülümseyen, muzaffer ifade.

Manzarayı tasvir anlamsız. Çünkü artık öyle bir devirde yaşıyoruz ki neredeyse her anı kayıt altında. Gizli, saklı kalan bir şey yok. Zaten asıl önemli olan da ne olup bittiğini kavrayabilmek.

Tarihe not düşülsün!

Tarihe not düşülsün; 31 Mayıs Cuma günü sabah saatlerinde bir grup kendini bilmez kolluk kuvveti fitili ateşledi. Hukuksuzluğa, şiddete, zalimliğe alışmış kolluk kuvveti aslında her zaman yaptığını yaptı. Ne eksik, ne fazla. Ama farkında olmadığı nokta çok uzun yıllardır ezilmekten, itilmekten, horlanmaktan artık kişiliğini, insanlık onurunu kaybetme noktasına gelmiş bir topluma "insan" olduklarını hatırlattılar.

Farkında olmadıkları, alışıldık satılık medyalarından gayrı artık internet denen bir mucizenin varlığıydı.

Farkında olmadıkları, köşeye sıkıştığında bir insanın, bir toplumun gücünün sınırlarının olmadığıydı.

Haşere gibi gaz sıkılan, hayvan gibi dövülen, kaale alınmayan, adalete hizmet etmeyen bir aksak hukuk sistemi içinde varolma mücadelesi veren "halk" bu kez destansı bir tepkiyle karşıladı alışıldık bir durumu.

12 yıldır kendi iradesiyle Taksim'e gitmemiş bendeniz Cuma gecesi sabaha karşı Beşiktaş'tan Taksim'e çıkmak için barikatsız sokak arar buldum kendimi. Sabaha karşı 03:00, Beşiktaş meydanı duman altında. Barikatın ön saflarında ritmini TOMA ve gaz bombalarının belirlediği bir tuhaf halkoyunu sergileniyor. Hep birlikte ileri, hep birlikte geri. Küfürler, sloganlar, haykırışlar...

03:30, Beşiktaş Çarşı içindeyiz. Bir grup bulup Taksim'e çıkmak derdimiz. Grubun tamamı genç, öğrenci tayfası. Yadırgıyorum çevremde olan bitenleri. Caddeye doğru polislere küfredip çekiyorlar, gaz bombaları geldiğinde geri çekiliyorlar. Sonra tekrar sokağın başına ilerleyip küfrediyorlar, tekrar geri çekiliyorlar. Yadırgıyorum, çünkü ben Taksim'e ulaşmak, orada direnen insanların yanında olmak istiyorum.

Püskürtülmek, bir haşerat gibi

Küfrün dozajından mıdır, gelen emirden mi bilmiyorum, bu sefer geri çekilmiyor çevik kuvvet, salıyor gaz bombalarını. Başlıyorlar kovalamaya. Tuhaf duygular içindeyim. Ne oluyor burada? Ne yaptım, neden kaçıyorum? Hamamböceği gibi ilaçlayarak beni kovalayan kim? Kimi koruyor benim şerrimden?

Abbasağa Parkı'na doğru sokak aralarından atılan gaz bombaları eşliğinde kaçıyoruz. Tabi deneyimsizlik had safhada, ne maske var, ne solüsyon. Soluk aldıkça ettiğim küfürler beni bile etkiliyor, hayatımın en iyi performanslarından birini sergiliyorum.

Açıkçası, yediremiyorum kendime içinde bulunduğum durumu. Korku ve öfke didişiyor zihnimde. Öyle bir dengedeler ki, hala tek derdim Taksim'e ulaşmak.

Fulya'ya doğru parkta bir bankta soluklanıyoruz. Gün doğuyor yavaş yavaş. Soluklanırken olan biteni düşünüyorum. Yaklaşık bin kişilik grubumuz sadece bir kaç dakika içinde darmadağınık oldu. Çünkü organize değiliz, ortak aklımız yok; sadece bir avuç iyi niyetli eylemciyiz. Bir kaç sokağa dağılıp, tekrar bir araya gelmeyi düşünemiyor topluluk, topyekün Barbaros Bulvarı'nın hemen üzerinde, polislerle hemen hemen sürekli burun buruna geldiğimiz bir güzergahta ilerliyoruz. Eylemin gücünü aldığı "amatörlük" aynı amanda zaafını da oluşturuyor. Karşımızda acımasız ve donanımlı kolluk kuvveti ve karşılarında sloganlarından başka hiç bir şeyi olmayan ve ne yapacağını dahi tam olarak kestiremeyen bir topluluk...

Sabahın ilk saatlerinde Kadıköy’den gelen gruba katılmaya karar verdik. Ne de olsa kalabalık bir grup geliyordu. Bu arada kolluk kuvvetleri Beşiktaş Meydanı’nı komple dağıtmıştı. Gruptaki arkadaşlarla iletişime başladık. Direkt olarak Barbaros Bulvarı’ndan aşağıya geldiklerini duyunca deli oldum. Meydana 500 metre mesafede iki TOMA ve 20 kadar çevik kuvvet bilmem kaç bin kişilik grubu karşıladı. Bu arada biz meydanda seyirci kaldık, grubun olduğu tarafa geçemedik. Meydanda bir TOMA, 8 çevik kuvvet polisi ve birkaç sivil polis var.

Düşündükçe içim içimi yiyor. Şu grup birkaç saat önce gelebilse ya da direkt meydana inmek yerine Ihlamur’a doğru dağalıp bir yerlerde tekrar birleşebilse… Daha bunları düşünürken başlıyor yine polisin müdahalesi. 500 metre ileride gaz bombaları arka arkaya patlamaya başlıyor. Kısa süre sonra meydan da duman altında. İşine giden insanlar, gelen geçenler. Fakat bir şey daha var bugün farklı. Kimse tepkisiz kalmıyor polisin şiddetine. Kimi yüksek sesle, kimi yarım ağız, ama hepsi tepkisini gösteriyor bir şekilde. Aşağı yukarı yarım saat sonra grup dağılıyor. Böyle bir şiddet karşısında ortak akıl, strateji şart; iyi niyet barikatları aşmaya yetmiyor…

Bitkin ve öfkeli bir halde eve dönüyorum. Tarih yeniden yazılmak üzere ve ben eve dönüyorum. Derdim parçası olmak değil, tanık olmak öncelikle, her anını izlemek. Çok uzun yıllardır özlemini çektiğim, içten içe hayalini kurduğum bir uyanışa tanık olmak, belki de ilk kez kendimi yalnız hissetmemek, en azından azınlık gibi hissedebilmek…

Eve döner dönmez bilgisayar başına geçiyorum. Hiçbir detayı kaçırmak istemiyorum. Doğru-yanlış sayısız haber akıyor ekranımdan, izliyor, işliyorum. Bu arada şiddetin dozu azalacağı yerde giderek artıyor. Bir de üzerine Recep Tayyip Erdoğan’ın açıklaması geliyor, duyduklarıma inanamıyorum!

Öfkem çığ gibi büyüyor. Duyduklarıma inanamıyorum. Gün ilerledikçe çatışmaların içindeki arkadaşlarımdan haberler geliyor. Bir lojistik ağı oluşuyor kendiliğinden. Ama yetmiyor.

Nihilist eğilimli hedonist ve tabi ki ateist bir anarşistim ben. Gezi Parkı yasak, Taksim yasak, alkol sınırlı vs vs… Gün bitmeden polisin Taksim’den çıktığını görmek istiyorum, Gezi Parkı’na girmek ve Tayyip’in şerefine (!) bir bira içmek istiyorum. İstemek yanlış aslında, yanıp tutuşuyorum. Çünkü hazmedemiyorum. Aynı gün içerisinde edindiğim çapulcu, alkolik, marjinal sıfatlarının hakkını vermek için yerimde duramıyorum.

Sonuç; öğleden sonra tekrar Taksim yolundayız.

Taksim duman altında! Kolluk kuvvetleri insanlık tarihine geçecek denli adice bir manevrayla çekilirken kalabalıkların üzerine ölümüne gaz bombası atmış biz gelmeden hemen önce. İzlerken dahi dehşete düştüm! Özellikle bu manevradan sonra ister Hz. İsa olun, ister Mahatma Gandhi tepkisiz kalamazsınız. İşte tam da bu sırada girdim Taksim’e.

O kadar çok şey var ki anlatacak. Ama özellikle bu sürecin başından beri internetin rolü düşünüldüğünde çok da anlamlı gelmiyor herkesin bildiği, gördüğü, izlediği şeyleri bir kez daha anlatmak. Bunun yerine çıkarımları paylaşmak daha önemli sanırım…

Yeni bir çağ

Öncelikle kavramamız gereken bu olsa gerek. İnternetle birlikte yeni bir çağa adım attık. Son bir hafta bu söylemi somut olarak kavramamız adına muhteşem bir deneyim oldu. Ankara’daki direnişçi ihtiyaç duyduğu enformasyona, nerede polis var, nerede yardım, çok kısa bir zamanda ulaşabildi. Olan biteni neredeyse eş zamanlı olarak gözler önüne serebildi. Denilebilir ki Gezi Parkı Direnişi “online-realtime” bir direniş olarak tarihe geçti.

Bu iletişimin, yani sosyal medyanın gücü, iktidarın sağır medyasına rağmen olan biteni tüm Türkiye’ye ve tüm dünyaya neredeyse birkaç saat içerisinde duyurabildi.

Apolitik 80 kuşağının ardından gelen ve hiçbir olumlu sıfat yakıştıramadığımız genç nesil elindeki bu güçle iletişim ve dayanışma adına destansı bir ders verdi.

Bir şey daha farkettim. Hatta itiraf etmeliyim ki polisten kaçarken farkettim. YaşlanmışımJ Soluklanırken bir yandan bunun üzerine düşündüm. Gençlerin dinamizmi ve yaşlıların deneyimi bir arada olmalı; eğer bana kalsa hiç koşmadan ya da daha az koşarak çözerdik bu durumuJ Hatta onları koştururduk…

Her geçen gün artan huzursuzluk ve baskı altında bunalmış yurdum insanı bir de üzerine polis şiddetinin boyutlarını görünce kendini sokağa attı. Ki kendi adıma en çok bu kısmını ilgi çekici buluyorum. Gezi Direnişi bitebilir. Ama geride kalan en önemli kazanım, yıllardır üzerine ölü toprağı serpilmiş, sürekli balık hafızalı ve koyun mizaçlı olmakla eleştirdiğimiz kesim kendini sokaklara attı. Gençlerin açtığı yolda sıradan insanlar diye atfettiğimiz asıl nüfus artık korkusuzca sokağa çıkabilir. İşte belki de elinde sopayla yönetim hayali kuranlar için en büyük tehlike bu kesimdir. Artık bu kitle korkmuyor. Her akşam elinde tencere tava, yanında çoluğu çocuğu yürüyor, sloganlar atıyor. Bu gücün karşısında ancak isteklerini yerine getirerek durabilirsiniz. Ya da bitmek bilmeyecek bir iç huzursuzluğu göze alırsınız.

Gezi Parkındaki mevcut manzara 68 kuşağını, Voodstock’ı hatırlatıyor biraz. Kutlama-eğlence zaman zaman birbirine karışıyor. Ama toplamında orada yaratılan atmosfer bu ülke insanı için neredeyse büyük ikramiye. Elbet bir süre sonra bitecek. Ama geride bırakacağı izlerin derinliği bizim bu süreci ne derece hazmedip, içselleştireceğimize bağlı.

Kanaatimce menfaat ve hoşgörü ikilisi bir toplumun en önemli iki yapı taşı. Menfaatin paylaşımı hoşgörünün de anahtarı. Bugün bu kadar farklı kitleyi bir araya getiren dinamikler kalıcı değerler yaratabilecekse ancak menfaat ve hoşgörü ikilisinin kalıcı dengesi ile olabilecektir.

Ak Parti iktidarının gelişini alışıldık klişelerin dışına çıkıp, gerçek anlamda irdelersek bunun kökeninde “sermayenin el değiştirişi” olduğunu görmek zor olmayacaktır. Bugün geldiğimiz noktada en önemli sorun ilk bakışta Recep Tayyip Erdoğan’ın tavrı gibi görünse de aslında daha büyük sıkıntı menfaat paylaşımında ölçünün iktidar ve yandaşları açısından ağırlığını her geçen gün daha arttırmasıdır. Anlaşılacağı üzere menfaatten kasıt maddi kazanım değil, tüm yaşantımızdaki değerlerdir. Alkol yasağı bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Menfaat dengesi bozuldukça hoşgörü eşiği azalmakta, hoşgörünün yerini sürekli artan bir gerilim almakta…

Şimdi ne olacak

Kanaatimce büyük beklentiler büyük hayal kırıklıklarını beraberinde getirecektir. Diğer taraftan hiçbir şey eskisi gibi de olmayacaktır.

Bu sürecin sonunda “uzlaşma”yı öğrenebilirsek bu toplum için en büyük kazanım olacaktır. Eliniz ve dayanma gücünüz pazarlığın sınırlarını belirleyecektir. Bu iktidar için de bizim için de farklı değil.

7 maddelik listeye hükümetin ve Recep Tayyip Erdoğan’ın vereceği yanıt sürecin devamını gösterecek. Tabi sadece bu yanıt değil, direnişin memnuniyeti ve tatmini de aynı derecede belirleyici olacak. Bugün artık herkes şunu kabul etmek zorunda; orta yol bulunmadıkça bu toplum huzur bulamayacak. Yani artık demokrasi algısı bir fazla oy alıp bir sonraki seçime kadar dilediğini yapabilmek olamayacak. Ne Ak Parti için, ne de bundan sonraki partiler için.

Recep Tayyip Erdoğan üslubunu korumakta direnirse faturasını tüm ülke ödeyecek. Huzursuzluk adım adım yükselecek. Çünkü hiç birimiz Onun istediği gibi yaşamak niyetinde değiliz.

Ekonomi ve diğer %50 olmak üzere Recep Tayyip Erdoğan iki önemli kozunu oynayabilir. İlki değil ama ikincisine bu ülke için hiç kimsenin razı olacağını sanmıyorum. Kaldı ki hükümetin genel eğilimi daha ılımlı bir yol izlemek gibi görünüyor.

Bu kadar danışman, üçyüz küsur milletvekili, Cumhurbaşkanı, cemaat ve tüm parti teşkilatı Recep Tayyip Erdoğan’ın imajı için tüm bunları göze alacak mı? Bence asıl önemli soru bu. Kendi vatandaşına alkolik, çapulcu, marjinal başta olmak üzere her fırsatta hakarete varan ifadelerle hitap edebilecek kadar küstahlaşan ve bu durumu neredeyse bir erdem gibi görme eğiliminde olan bir şahsiyeti ülkenin Başbakanı, %50 oy almayı başarmış bir partinin genel başkanı olarak taşımayı göze alabilecekler mi?

Devletin kolluk kuvvetinin hukuksuz uygulamaları yargıya taşınacak mı? Adalete hizmet etme yetisinden uzak aksak hukuk sistemimiz için kanaatimce en önemli nokta bu. Gaz kullanmanın yasaklanmasından daha önemlisi bu ülkede yaşayan herkesin görevi ve statüsü ne olursa olsun hukuk karşısında dokunulmaz, erişilmez olmaması bir nebze adalet duygusu için kaçınılmazdır. Fütursuzca, vahşice saldırılarla sakat kalan, yaşamını yitiren, uzuvlarını kaybeden ve en az aynı derecede önemli olan kötü muamele ve işkenceye maruz kalan insanların hakları sonuna kadar aranmalı, failleri mutlaka yargı önüne çıkmalıdır. Aksi takdirde benzer manzaralar günlük yaşantımızın bir parçası olmaya devam edecektir. Dolayısıyla direnişin talepleri arasında pazarlığa tabi olmayacak bir maddedir bu.

Gezi Direnişçileri ve toplum, elindeki gücü kavradı mı? Daha da önemlisi, bu gücü nasıl kullanacağını kavrayabildi mi? Kanaatimce hep birlikte demokrasi denen illeti yeniden keşfetme noktasındayız. Ama görerek değil, yaşayarak. Pazarlığı, uzlaşmayı, tepki göstermeyi, direnmeyi ve hepsinden önemlisi hoşgörüyü günlük yaşantımıza yerleştirmemizin zamanı geldi.

Çarşı

Bahsetmeden geçmek çok büyük haksızlık olur. İstanbul’daki direnişin yıldızı oldu Çarşı. Hurafelerle, şehir efsaneleriyle ama daha önemlisi cesareti, kararlılığı ve yaratıcılığı ile bir taraftar grubundan çok daha fazlası olduğunu gösterdi bir kez daha. Düşünün ki Çarşı adı duyulduğu anda insanlarda bir güven, rahatlama duygusu oluşuyor. Her gittikleri yerde mizahı, cesareti ve empatiyi beraberlerinde götürüyorlar. Forza Çarşı!

Sonsöz

Taksim’de, Beşiktaş’ta, Tomalı Hilmi’de, Gazılay’da, Antakya’da, İzmir’de… Türkiye’nin dört bir yanında kendini sokaklara atan, en ön saflarda direnen, evinde ışıklarını açıp-kapatan, internet başında heyecan içerisinde izleyen, bilgi paylaşan, revirler kurup insanları tedavi eden, gözaltındakileri savunan, Taksim meydanında namaz kılan, dua okuyan, Gezi Parkı’nda örnek bir komün yaratan, duvar yazılarıyla, karikatürlerle gerçek bir mizah örneği yaratan hayatını kaybeden, yaralanan, sakatlanan… bu heyecanın bir parçası olan herkese sonsuz teşekkürler. 44 yaşında ilk kez kendimi yalnız hissetmedim ve bu duyguyu çok sevdim. İnsan olmanın onuruyla yaşamak dileğiyle...