Hakan Tiryaki günlüğü

Üç Deniz

İstanbul'dan Kaş'a ibretlik, didaktik, epik bir seyir öyküsü...

"Çok uzun yıllardır hayalini kurduğum bu sahnede tek yanlış vardı. Sarayburnu’ndan çıkmalıydım bu yolculuğa. Tam gün batarken ağır ağır Ahırkapı mendireği boyunca ilerlerken son kez Haydarpaşa’nın görkemini, Kadıköy’ün sıcaklığını zihnime kazımalı, Kızkulesi’ni bordalar bordalamaz Osmanlı Caddesi’ni ve tüm kargaşasını arkamda bırakmalıydım. Sarayburnu’nu dönüp, dünyanın tüm denizlerine…"

Gitmek

Her daim canlı tutulması gereken bir umut, gitmek; alıp başınızı gitmek, her şeyi ardınızda bırakarak.

Türkiye'de gönüllü olmak...

Nasıl bir başlıktır bu böyle demeyin. Öncelikle kendinize bir sorun, bugüne dek gönüllü olarak ve hiçbir karşılık beklemeden yaptığınız bir şey var mı? Kalkıp felsefi ya da psikolojik çözümlemelerle çarpıtmadan, son derece net, motivasyonunuzun sadece odaklandığınız konu olduğu bir gönüllü uğraşınız oldu mu? Yanıtınız evet ise bu başlığı anlamak şöyle dursun zoraki bir gülümseme de belirmiş olmalı yüzünüzde.

Homo sapiens sapiens -I-

Pezevenk Pinochet

Sene 1988. İstanbul'un gözde mekanları, bar ya da gece kulübü; adına ne derseniz işte. Geceyarısı geride kalırken yavaşlama, çiftlere ya da çift olma potansiyeli olanlara fırsat tanıma zamanıdır. Yani "slow" müzik zamanı. Bir yandan dans edilecek, bir yandan bilindik bir sorunsalın çözümüne iki farklı cins adına, farklı yollardan ulaşılmaya çalışılacaktır. Gecenin devamına giden yolun bileşenleri alkol, zirve yapan hormonlar ve müzik. Plak dönmeye başlar; genç adam sıkıca sarılır genç kadına. Ve fonda bir ezgi: "They dance alone".

Homo sapiens sapiens -II-

Çakma anarşistin güncesi

Murathan Mungan'ın Külkedisi'ni bilir misiniz? Bildik bir külkedisidir o da, diğerlerinden farksız. Onu farklı kılan zamanı geldiğinde ayağına uymayan ayakkabısıdır sadece... tam da bugünlerde hissettiğim gibi.

Zamana "Dur! Geçme!" demek için Mephisto'sunu bekleyen bir tuhaf roman kahramanı tadında yaşam. Ne zaman der insan bunu? Ya da neden diyemez bir türlü de en biricik varlığı zamanını hoyratça harcar?

Kısa Özgeçmiş, I. Bölüm (1985-1999)

Sayın yetkili,

Bendeniz Hakan Tiryaki. İstanbul'da, 1970 yılının istihsal fakiri, kapitalizmin lanetlediği bodur Şubat ayında; bir an evvel üretimin payıma düşen emek aşamasına dahil edilmek, doymamacasına tüketmek ve bunun için de üretmek üzere dünyaya geldim. İlk, orta ve lise tabir edilen ehlileştirme ve programlama dönemimin sonunda, İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi'nce son şeklim verilerek (1994) tepe tepe kullanılabilir hale getirildim.

S.S. Cemilem

Kadıköy'de çocuk olmak...

Yazdan kalma sıcacık bir Ekim günü boylu boyuna uzanıyordu Marmara önümüzde. Öyle sakin, öyle baştan çıkartıcı ki. Yanı başımda oturan Kekamoz'la az mı hayal ederdik böyle havalarda bir ucundan girip koca Marmara’nın ötekinden çıkıvermeyi. Çocuktuk, denizle doğmuştuk, denize doğmuştuk. Bir Yoğurtçu Parkı bilirdik oyun oynayacak bir de denizi. Moda ve eski Nikah Dairesi’nin bulunduğu Kadıköy mendireğiydi bizim oyun alanlarımız. Yosunların üzerinden yüzü koyun kayarak Kadınlar Plajı’nın yapay havuzuna girmek, mendirekten atlayıp vapurun dalgasına yakalanmadan geri çıkmak. Her seferinde daha fazla nefes tutmaya çalışarak tüm çıplaklığımızla dibe ulaşmaya çalışmak. Şanslı çocuklardık biz, bunlardı oyuncaklarımız. Kış gelene kadar bizden mutlusu yoktu çevremizde. Gerçi kış geldim mi başka bir heyecan sarardı hepimizi. Elimizde uyduruk oltalarımızla şimdiki Kadıköy İskelesi’nin inşaatında oturup akşama kadar istavritlerin, izmaritlerin oltanın ucunda pırıl pırıl parladığını görmeyi beklerdik. Hiçbir şeyde elimize su dökemeyen İskarmoz Celal iş balık tutmaya gelince hepimizin piriydi. Yan yana oturup, aynı uyduruk oltalarla, aynı yemleri kullanırdık. Ama İskarmoz nasıl yapar, nasıl eder hala bilmiyorum, kırk yıllık balıkçı edasıyla kovasını dolduruverirdi. Fakat hakkını vermek lazım, biz bir çok oyunda eğlencede onunla dalga geçerken o –ölene kadar koruduğu- vakarla bize tuttuğu her balıktan sonra balığın kaç kulaçta olduğunu söylerdi. Gerçi hepi topu dört kulaç derinlik vardı ama…

Kıçından anlamak I

Hiç şaşırmayın ya da eleştirmeyin. Bu ülkeyi bugünlerde ancak bu güzide deyimle açıklamak mümkün. Türk Dil Kurumu Deyimler Sözlüğü'nde yer verilebiliyorsa, bir yazının başlığı da olabilir pek tabi. Gönül isterdi ki şuna adam gibi "göt" diyebilelim ama gel gör ki her bir şeyi "kıçından anlayan" toplumumuzda fena halde ayıp olurdu.

Ne zaman başladı bu tuhaflık bizde ayrı bir araştırma konusu ama belki de en kolay sahiplendiği, içselleştirdiği özellik bu oldu yurdum insanının...

Sayfalar

Subscribe to RSS - Hakan Tiryaki günlüğü