Deniz ve Deniz Kültürü

"tıraşsız bir heykeltıraş"; İlhan Koman


Sürgünde bir heykel…

Daha ilkokul günlerimin sonunda tanışmışım onunla. Zincirlikuyu’dan her geçişimde ne olduğuna dair hiçbir fikrim olmadan; derinde bir şeyler hissederek, ilgiyle bakardım ona. Ne işe yarardı, ne demeye çalışırdı bilmiyorum, ama bir şeyler vardı onda. Hoştu, içtendi. Adını yıllar sonra öğrendim, Akdeniz’di. Orada ne işi olduğunu, ne anlatmaya çalıştığını… Sosyete mezarlığı dışında hiçbir şeyi olmayan Zincirlikuyu’nun süsüydü benim için.

Derken bir gün yine Zincirlikuyu’dan geçerken gördüm ki sürgüne gitmiş Akdeniz. Pablo Neruda gibi, Nazım Hikmet gibi daha niceleri gibi kök saldığı topraktan sökülmüş, daha uygun görüldüğü yere sürülmüş.

Aslında bir haberle takıldı kafam tüm bunlar; “Hulda Gemisi İstanbul a Doğru Yola Çıkıyor”. Ne yalan söyleyeyim Hulda nedir bilmem ama “gemisi” denince haberde merak ettim. Ne ola ki bu Hulda? Bir itiraf daha, bu zamana kadar bilmiyordum İlhan Koman’ın Oktay Rıfat’ın nitelemesiyle “çelebi bir deniz korsanı” olduğunu. Çocukluğumun simgelerinden biri olan Akdeniz sayesinde yapan kişinin İlhan Koman olduğunu bilirdim sadece. Önemli bir heykeltraş olduğunu okumuştum muhtemelen ilim-irfan kaynağı gazetelerimizden birinde…

Tıraşsız heykeltıraş

Alın size bir haber başlığından doğan iki hikaye; “tıraşsız heykeltraş” ve “Hulda”nın öyküsü. Bilim, sanat, deniz. Gavur ellerinde değeri bilinmek, cehaletten beslenen anavatanında abesle iştigal etmek!

İlhan Koman ki tıraşsız heykeltıraş
Uçmaya doğru sakallı…
Elinde bombalarla bebekler
Heykel gibi olmayan heykeller,
Taşınırdı garip maacir
Güneyinden Kuzeyine Kutupların Battı batacak teknesiyle
Varmak için Edirne’ye Selimiye’ye…

Can Yücel

İlk birkaç bin yılında insanlık tarihine damgasını vurmuş iki önemli yontu atölyesini topraklarında barındıran, son birkaç yüzyılında aynı yontuların cinsel organlarının, meme uçlarının kırıldığı, put sayıldığı Anadolu’da heykeltıraş olmak. Edirne’de başlayan yaşam serüveni birilerinin sanata tükürdüğü, kimilerinin Picasso’yu alt ettiği sanrısıyla emekliliğinde ressamlığa soyunduğu anavatanında bitmedi. Sanatçının sanatla yaşayabileceği bir ülkede, İsveç’te yaşama veda etti.

 

Şöyle yazıyor Wikipedia’da;

 

Türk heykeltraş (d.1921 Edirne, ö.30 Aralık 1986 Stockhom). İlhan Koman, 1921'de Edirne'de doğdu. Edirne Lisesi'ni bitirdikten sonra, 1941'de İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü'ne girdi. Bir yıl sonra heykel bölümüne geçti, Rudolf Belling'in öğrencisi olarak 1945'te bu okulu bitirdi.

1947-50 arasında Fransa'da Academie Julian ve l'Ecole du Louvre'da çalışmalar yaptı ve ilk sergisini Paris'te açtı. 1958'e kadar İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi'nde öğretim üyeliği yaptı, daha sonra İsveç'e yerleşti ve ölümüne kadar orada yaşadı.

1967'de Stokholm Uygulamalı Sanatlar Yüksek Okulu'na öğretim üyesi olarak kabul edildi. Bu dönemde yeni geometrik türevler ve yel değirmenleri gibi bilimsel buluşları tescillendi.

Anıtkabir'in büyük rölyeflerinden doğu kanadını yaptı. 1954 Ankara Devlet Sergisi'nde ikincilik, 1955 Ankara Devlet Sergisi'nde birincilik ödüllerini aldı. 1969'da İsveç'te Sundsvall'de bir alan düzenlemesi için açılan yarışmada birincilik ödülü, 1970'te de Oerebro Belediye Sarayı önüne konulmak üzere yaptırılan heykel yarışmasında da birincilik ödüllerinden birini aldı.

İlhan Koman 1986'da 65 yaşındayken İsveç'in başkenti Stokholm'de hayatını kaybetti.

Yapı Kredi Sigorta Genel Müdürlüğü binasının önünde bulunan –sürgündeki- Akdeniz Heykeli sanatçının Türkiye'de bulunan çalışmalarından en çok bilineni olarak sayılabilir.

Gelin bir de Oktay Rıfat’a kulak verin…

İlhan Koman İçin

Çelebi bir korsandı o
fora ediyor bütün yelkenlerini
demir alıp engine süzülüyordu
evcil kadırgasıyla her akşambir gül yağmuruna tutuyordu
tunç toplarıyla isveç kıyılarına
yürekli bir kaptandı o
sevdiği uğruna ölse ne gamama rüzgârlı heykelleriyle
ölümün toprağına çıktığından
çamura ve mermere doymamıştı daha
evcil kadırgasından bir akşamüstünde düşleri çığlık çığlığa

Oktay Rıfat

M/S Hulda

Hulda, 1905 yılında İsveç’in Sjotorps tersanesinde bir Baltık ticaret gemisi olarak doğdu. Yarım asırı aşkın bir süre Baltık Denizi boyunca kereste, taş, demir... ne varsa taşıdı İsveç’le komşu ülkeler arasında. Ta ki 1965 yılında hayalgücü ülkesinin sınırlarından taşmış “çelebi bir korsan” tarafından satın alınana dek.

Genç Hulda

Teknik Özellikleri

Uzunluk: 26 mGenişlik: 6.70 mDraft: 2.70 mAğırlık: 185 tonsYelken Alanı: 375 m2

1965 yılında İlhan Koman’la yeni bir maceraya başlayan Hulda sanatçı tarafından baştan aşağıya yenilendi. Sanatçının yaşamı boyunca ofisi ve evi olarak Drottningholm Royal Port’ta (Stockholm/İsveç) geniş bir aileye ve çağını aşmaya çalışan bir sanatçıya ev sahipliği yaptı.

Behçet Sefa aslında O’nun hayalinin Hulda ile Akdeniz’e yelken açmak olduğunu söylüyor. Bu uzun ve zorlu yolculuk için zaman ayırabilecek sekiz kişi daha bulabilmeyi hayal ettiğini...

Yeni Hulda

Hulda Festivali – Sanat ve Bilime Yolculuk (27 Mart 2009 – 21 Kasım 2010)

Yıllar sonra şimdi Hulda Akdeniz’e yelken basıyor. Hulda Festivali kasamında 7 Nisan’da Stockholm’den ayrılan Hulda sırasıyla Hollanda/Amsterdam, Belçika/Anwerpen, Fransa/Bordeaux, Portekiz/Lizbon, İspanya/Barcelona, İtalya/Napoli, Malta/Valleta ve Yunanistan/Selanik limanlarına uğradıktan sonra 22 Temmuz 2010 tarihinde İstanbul'da Haliç'teki Kadir Has Üniversitesi önünde demirleyecek.

Böylelikle baba Koman’ın sağlığında gerçekleştiremediği hayalini oğul Koman (Koray) ve ailesi ve arkadaşlarından oluşan 18 kişilik bir ekip gerçekleştiriyor. Uğradığı limanlarda İlhan Koman’ın eserlerinin kopyalarının sergileneceği Hulda artık sonsuz maviliklerde bilim ve sanat adına seyredecek.

M/S Hulda’nın yolculuğuna dair her türlü bilgiye festivalin kurumsal internet sitesi http://www.huldafestival.org/ adresinde ulaşabilirsiniz.

Dilerim eserlerini yeteri kadar anlayamadığımız İlhan Koman’ın sanat ve bilime mirası M/S Hulda’nın yolculuğundan ve misyonundan bir şeyler anlayabilir, onun varlığıyla taşıdığı “kültür mirası” kimliğini kavrayabiliriz.

 

Fotoğraflarla İlhan Koman ve M/S Hulda


bir düş gerçek oluyor...

Kaynakça:

DenizHaber

İlhan Koman Foundation

Hulda Festival - a Journey into Art & Science

Wikipedia

Artilya

Ada...

Ada denince aklınıza ne gelir? Ne çağrıştırır size? Bir vapur kadar uzak mıdır, yoksa yakın mı akıp giden yaşama? Hiç düşündünüz mü, cezbeden ya da tedirgin eden nedir dört tarafı denizle çevrili kara parçasında sizi? Veya bilir misiniz kaç adası vardır Şehr-i İstanbul’un? Neandros diye bir adası olduğunu bilir misiniz? Ya da haberiniz var mıdır Yassıada’da ne olup bittiğinden? Ya deniz insanısınızdır ya da topraksoylu; vereceğiniz yanıt mutlaka ikisinden birine götürür sizi.


Deniz insanı nehir misalidir; ne yapar eder ulaşır denizine. Veya en azından dilediği anda ulaşabileceği bir mesafededir denize. Belki de bu yüzden farklıdır deniz insanın ada imgelemi. Her an denizle iç içe olabileceği; gün batımında verandada oturup kahvesini yudumlarken varoluşa şükredeceği bir düştür ada. Dostlukları, kırgınlıkları, aşkları, dedikodularıyla kalabalık bir ailenin bir parçası olmaktır adada yaşamak. Son vapur ya da tekne iskeleyi terk ettiğinde ada, kapıları dünyaya kapanan bir kaledir artık. Huzur kavramının dokunabileceğiniz denli somutlaştığı bir sığınak… Tabi eğer nehir misali bir deniz insanıysanız.

Oysa kadim bir çınar ağacı gibi kök salan topraksoylular için tekinsiz bir toprak parçasıdır ada. Dar gelir, tedirgin eder her daim. Hele bir de küçükse, bir tekne gibi batacakmışçasına korkutur.Anakaradan bakınca engel gibi görünür kırçıl deniz. Oysa adadan bakınca adayı yaşama bağlar. Gün olur günlerce lodos keser yolunu, gün gelir sisten göz gözü görmez. Anakaradakilerin aksine adalılar bilir ki, anakara sisin arkasında bir yerdedir; bugün olmazsa yarın.


Dünyanın her denizinde benzer yaşamlar sürer adalılar. Yaşamın kaynağı deniz, yaşamın sınırlarında deniz… Denizin getirdikleriyle, verdikleriyle şekillenir ya da anakaradakinden farklı kılınır yaşam. İster bir küçücük Ege adası olsun, ister Karayiplerde okyanusla çevrilmiş bir ada, o denli benzerdir ki yaşam; ne derece huzurluysa o denli de hüzünlüdür bir bakıma. Her günün sonunda geri dönerken emanet yabancılar, yarım kalmış bir şeyler bırakır artlarında adeta. Ya da popüler bir adaysa söz konusu olan, emanet yabancıların sayıları arttıkça huzuru kaçar adanın. Genelde bir tek sonradan gelen ticaret erbabı memnundur kalabalıktan. Çünkü adaların yerlileri, dışarıdan gelecek emanet yabancılara değil, adalarının verdiklerine göre şekillendirirler yaşamlarını.

Tüm açgözlülüğüne karşın insanoğlunun hala en az zarar verebildiği sığınaklardır adalar. İnsanoğlunun egosu büyük, hırsı sınırsızken ada küçük ve sınırlıdır. Belki bu sayede kısmen de olsa korunur ada ve ada yaşamı. Oysa biraz büyük ve rantabl ise ada Kıbrıs en güzel örneğidir başına gelebileceklerin…

Şöyle bir uzanabilirseniz Arşipel’e, kredi kartına endeksli ödünç yaşamlardan ziyade, denizin ve adanın verdikleriyle ya da insanoğlunun denizden ve adadan alabildikleriyle şekillenmiş, sakin bir yaşam tokat gibi çarpar bir çok insanın yüzüne.

Ne çok ada var aslında anlatılası. Çocukluğumuzdan beri, gitmesek de, görmesek de bizim olan veya yaşamımızın bir döneminde bir çeşit ritüele dönüşmüş Büyükada gezileri, Burgaz, askerlik günlerimin masal adası Uzunada… Ama bambaşka bir ada var paylaşmak istediğim; ibret-i alem için…

Yassıada

Öyle bir toprak parçası düşleyin ki –eğer hala görmediyseniz- Şehr-i İstanbul’a 7-8 mil mesafede olsun. Yani ortalama bir tekne ile hepi topu 45-50 dakika mesafede olsun. Kendine özgü bir faunası, kendi tavşanları, kendi geçmişi olsun. Hala size bir şey ifade etmedi mi? O zaman bir de bu ülkenin, hem de yakın tarihinin dönüm noktalarından birine tanıklık etmiş olsun…

Dedik ya, nehir misali bir deniz insanıysanız eğer bildik şeylerdir anlatılanlar. Bir başbakanın ipe götüren yolculuğu boyunca ağırlayan Yassıada. Ya da vakti zamanında bir İngiliz’in mülkü olan Yassıada. Bir dönem sokak köpeklerinin terk edildiği Yassıada.

Dünyanın en özel denizlerinden birinin, Marmara’nın ortasında bir su ürünleri fakültesine kısa bir dönem ev sahipliği yapmış Yassıada. Son birkaç yıldır Rus turistleri teknelere doldurup alem yapmak üzere akın akın gelen bir tuhaf kültürü zoraki ağırlayan Yassıada. Hatta, Ambarlı’ya alternatif yakıt deposu olarak bile adı geçen Yassıada.

Mülkiyeti Milli Savunma Bakanlığı’na ait, üzerine çıkılması yasak ada. 2001 yılından bu yana Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulunca sit alanı ilan edilmiş Yassıada. Yapılaşmanın yasak olduğu, varolan yapıların yıkılmaya yüz tuttuğu ya da –tuhaf bir zevk ya da Vandalizm adına- kiremitlerinin atılarak arkasından sırıtılarak bakıldığı Kültür ve Tabiat Varlığı ada. Spor salonunun parkeleriyle sucuk ekmek yenen ada.

Özellikle göçmen deniz canlılarının Marmara’ya renk kattığı sualtı faunasıyla belki de Saros’a hatta tüm Akdeniz’e taş çıkartacak denli yaşam barındıran Yassıada. Yumuşak mercanları, dal mercanları, çeşit çeşit anemonları, eşkinaları, rastgele ve arsızca tüketilen istakozları, gelincikleri ile bir doğal sualtı parkı adeta. Moda olduğu üzere –sözüm ona yapay resif olsun diye- tekne batıran zihniyete inat papaz balıklarına bile ev sahipliği yapan Yassıada.

İskelesinin altında yatakları, kalorifer radyatörleri, sayısız gibi görünen lastikleri ve belki de en trajikomik olanı en az akıntı alan bölgesinde sessiz sedasız kurulan balık çiftliği ile Yassıada.

Şimdi Yassıada’dan doğru bir kez daha bakalım ada imgelemimize. Mülkiyeti Milli Savunma Bakanlığı’ndayken, sit alanı ilan edilmişken, liman sahası içinde yer alırken ve daha da önemlisi alışılagelmiş Marmara söylemine taş çıkartırcasına bir doğal sualtı parkı gibi gelişirken bir balık çiftliği ile taçlandırılan Yassıada.

Nerede nehir misali deniz insanları? Çapulcuların Rus turist rezilliğine karşı ne yapacağımızı düşünürken daha, sualtı canlılarının sismik hareketlere ne dediklerini araştırarak depreme karşı bizi koruyacak bir projenin kılıfından çıkartılıp, konduruluveren balık çiftliği.

Tavsiyem, bir gününüzü ayırın, gidin yerinde görün yasak adayı. Ne de olsa adı yasak, ama her şey serbest. Çünkü unutulmuş, terkedilmiş ve daha da önemlisi rantı paylaştırılamamış bir ada. Binalarını gezin, tavşanlarını kovalayın. Bir Marmara’nın ufkuna doğru bakın, dönün bir de üzerinde gri pus tabakasıyla anakaraya, Şehr-i İstanbul’a bakın. Hatta bir yaz günü, hafta sonuna denk getirin yolculuğunuzu, geleneksel Türk misafirperverliğinin Demirperde uyarlamasını izleyin ibretle. Ve bir kez daha düşünün, hangisisiniz?

Eğer ki nehir misali deniz insanları olaydık, bir su sporları merkezi olamaz mıydı Yassıada? Ya da gerçek bir huzurevi? Nasıl olur da Marmara’nın ortasındaki bir ada yerine Beyazıt’ı tercih eder bir su ürünleri fakültesi.

Kadim Düşman Deniz

Çok köklü sorunlarımız var denizle. Hatta neredeyse kadim düşmanımız gibi. Elimizden gelse, doldurup, oteller, alışveriş merkezleri, otoyollarla donatacağız, kökten yok edeceğiz kadim düşmanımızı. Elimizden gelse adaları bağlayıp anakaraya, topraksoylu dürtülerimizle iskan edeceğiz yeni baştan.

Hakan Tiryaki
Vira Dergisi, 2008

Bize deniz ozanı gerek!

Topal Hasan’ı duyan var mı dersem haksızlık olur, belki de hatırlayan var mı demek gerek. İstanbul’da doğan, yani denize doğan, denizle doğan, denizle büyüyen bilmez mi Topal Hasan’ı. Belki de bilmez. Anlatmak gerek.

Kendi halinde bir balıkçıdır Topal Hasan; İstanbul’da, Kumkapı’da. Ama bir tuhaf balıkçıdır. Her balığı tutmaz. Sadece barbun tutar Topal Hasan. Sadece barbun tutar ama her barbunu da tutmaz. Dedim ya, bir tuhaf balıkçıdır. Sandalının küpeştesinde bir ölçü çizgisi vardır Topal Hasan’ın, tuttum mu hemen yatırır oraya. Tamı tamına yirmi üç santim olmalıdır barbunu Topal Hasan’ın. Eksikse öper iki gözünün arasından, “büyü de gel sen” der, salıverir denize. Ya da büyük mü çıktı, yine öper iki gözünün arasından, doğru denize; “sen kartalmışsın” der, “sen çoğal”. Dedim, yine diyeceğim, bir tuhaf adamdır Topal Hasan.

Ben tabi ki tanımam Topal Hasan’ı. Keşke tanıyabilseydim. Nereden mi bilirim peki. Yaşar Kemal sağ olsun, köşe bucak gezmiş. Kahve kahve gezmiş de yazmış. Topal’ı da bilirim, Nuri’yi de. Saros’ta yitip giden Fehmi Balıkçıyı da. Menekşenin bütün balıkçılarını bilirim bir de.

Nereden mi? Dedim ya yememiş, içmemiş. O kahve senin, bu barınak benim gezmiş. Küçük balıkçı dememiş, trolcü dememiş. “Sen lambacısın, uzak dur hele!” hiç dememiş. Bir bir dinlemiş hepsini. Kırk yıl önceden bugünü bas bas bağırmışlar hep birlikte; Yaşar Kemal, Topal Hasan, Ahmet Ateş… ve daha nice küçük balıkçı…

Ve kırk yıl sonra güzel yurdumda ne değişmiş baksak şöyle bir ucundan, fazla karıştırmadan. Çünkü fazla karıştırmamak lazım topraksoylu yurdum insanının deniz macerasını. Büyük balıkçısını; Proust’un İstanbul planının sadece Haliç bölümünü alıp Haliç’e sanayi kuranları; bir Deniz Bakanlığı kuramayan hükümetleri; altı kulaç derinlikte trole-gırgıra izin veren sirkülerleri düzenleyenleri; denizin üstünde denize düşman tekneleri… Hele ki bir başlarsak karıştırmaya sonu nereye varır kestirmek zor. Ama fazla karıştırmadan da söylenecek bir şeyler yok mudur?

Hepsi bildik konular aslında. Gözümüzün önünde yaşanıp, tekrarlanıp duran… “Bir kez daha söylemek ne kazandırır?” diyen herkes haklıdır bir nebze de olsa. Hele ki bir de “eğitim şart!” denirse, bunun üzerine alışıldık söylem tamamlanmış olur.

Peki topraksoylu bir toplum nasıl keşfedebilecek denizi? Topraksoylu derken yanlış anlaşılmasın, ne küçük görmem söz konusudur, ne de eleştirel olarak yaklaşmam. Bu durum sadece bir tespittir. Bu noktada kardeşimin yakın zamanda yaptığı bir araştırmadan bir kısa alıntı yaparak topraksoylu kelimesinin neden bu denli önemli olduğuna değinmek faydalı olacaktır.

Harman yeri yakmak günahtır” Anadolu inancında. Bir çok yerde değişmez bir kuraldır ki varoluşu korumaya yönelik olduğu aşikardır. Aslında belki de en net ipucu buradan çıkmaktadır. Denizi sevmek veya korumak kavramından biraz uzaklaşarak öncelikle denizi konumlandırmakla işe başlamak gerek. Denizin faydalarını anlatmak, yaşamlarımızda yeniden konumlandırmak gerek.

Megaralı Byzas Sarayburnu sırtlarında tüm zamanların en büyük kentinin temellerini atarken karşı kıyısında –onun tabiriyle Körler Ülkesi’nde- Khalkedon’da (Kadıköy) insanlar mutlu mesut yaşamaktaydı. Daha ikinci yüzyılda Polybios der ki; “Dünya üzerinde deniz kıyısında kurulu hiçbir kent yoktur ki Byzantion kadar refah ve huzur içinde yaşasın.

Aradan on sekiz asır geçtiğinde Petrus Gyllus öyle bir İstanbul anlatır ki bize; insanın içi acır. İstanbul’un balıklarının, daha doğrusu Boğaz’ın balıklarının ne çeşit, ne lezzet, ne de çokluk olarak dünyada eşi benzerinin olmadığını anlatır bize. Hatta Boğaz’da balık avlamak için balıkçı olmak şöyle dursun, çocukların, hatta kadınların bile evlerinden denize salladıkları sepetlerle balık tuttuklarını anlatır beş asır öncesinde…

Tabi ki sadece besin kaynağı değildir deniz. İstanbul nereden alır iklimini? Erguvanını, at kestanelerini, manolyalarını…

Ah bir de Haliç vardır ki hepimiz biliriz, söyleriz üzerine bir şeyler dilimiz döndüğünce. Babamın kıyısında büyüdüğü, suyunda yüzmeyi öğrendiği yerdir Haliç. Ya da lise günlerimde Haliç Tersanesi’nde staj yaparken daha, kıyısından kaçmaya çalıştığım, suyu üzerime sıçrayacak diye ödümün koptuğu Keras’tır; Altın Boynuz’dur. Prokopios’a sorarsanız da bir başka cennettir Haliç.

“Dalgalar gürültüyle yükselip taşlara çarpmazlar ve denizde olduğu gibi gürüldeyerek köpüklere bölünmezler; su, alçakgönüllülükle ilerler, sessizce karaya dokunur ve dinginlikle geriye çekilir.”

Sırtları yaşamını kökten değiştirmiştir Piere Lotti’nin.

Şimdi çıban başı ise, bu Haliç’in suçu mudur? Tarihi boyunca güzellikten ve kirlilikten yana hep aynı oranda nasibini almıştır Haliç. İki derenin getirdiklerine bir de çevre halkının boca ettiği zerzevatı, molozuyla belki de binlerce yıldır hiç başı dertten, burnu boktan kurtulmamıştır. Hatta bilir misiniz bilmiyorum, belki de tarihin ilk sualtı temizlik çalışmasına sahne olmuştur, ta 698 yılında, yedinci yüzyılın sonunda. Hatta o dönemin tarihçileri der ki; “Ne zaman ki imparator Haliç’i temizletti, şehri kıran salgın hastalık o günden sonra başladı”…

Anlatmak, uzun uzun, bıkmadan anlatabilmek; sabırla, sağduyuyla dinlemek gerek. Yok mudur hala Topal Hasanlar, Ahmet Ateşler… Neredeler? Kaç taneler? Nasıl çoğalacak sayıları? Nasıl anlatacaklar, kime anlatacaklar dertlerini? Kim dinleyecek ki bize anlatacak dertlerini? Kim bilimi elle tutulur anlaşılır bilgiye dönüştürecek?

Bize deniz ozanı gerek! Hem de bir tane üç tane değil, çok gerek. Sait Faikler, Yaşar Kemaller, Cevat Şakirler gerek.

İki yıldır bir STH Gönüllüsü olarak cevaplamakta en çok zorlandığım sorular oldu bunlar. Bin kişiden birine ulaşabilmek adına çıkılan bir yolculuktur aslında STH fikri. Bin kişiden birisine anlatabilmek ise aylarca sürecek bir motivasyon kaynağı, mutluluk. Çıkarttığımız parça sayısı kadar insana ulaşabildik mi acaba? İki yılda yaklaşık onbeş bin parçalık katı atığa karşılık ne kadar insana ne derece anlatabildik denizi? Ne derece yer açabildik hayatlarında denize? Tüm emeğe, tüm iyi niyete karşın ne yazık ki bizim de eksik kaldığımız nokta bu oldu iki yıl boyunca. İki yıl önce hayal bile edemeyeceğimiz işler yaptık belki, ama yeterli mi?

Medar-ı Maişet Motoru’na ihtiyacımız var. Topal Hasanların, Ahmet Ateşlerin sesi olabilmek gerek. Denizin sesi olabilmek gerek. Hepsinden önemlisi, söylememek, yapmak gerek.

Ne kadar bilim adamı varsa en az o kadar deniz ozanı gerek!

Hakan Tiryaki
Vira Dergisi, 2007

Kaynakça;

Yaşar Kemal, Denizler Kurudu
Sait Faik Abasıyanık, Medar-ı Maişet Motoru
Gökhan Tiryaki, Bizde maviden çok yeşilin hükmü var
Petrus Gyllus, İstanbul Boğazı
Wolfgang Müler-Wiener, İstanbul Limanı
STH Envanterleri

Cebinize 10 TL koyun...

Fotoğraf: Hakan ÖnalCebinize 10 TL koyun. 1,5 TL ile bir jeton alın bir İstanbul öğle sonrasında Kadıköy’den, binin 14:45 Beşiktaş vapuruna. Hemen çıkın üst kata, verip 1,5 TL daha büfeden bir demli çay, iki de simit alın; simitlerin biri martıların payı. Çıkın açık güverteye. Çayınızı yudumlayıp çıtır çıtır simitinizin tadını çıkartın. Derken dizeller kükremeye, denizler köpürmeye başlasın; altınızdaki çelik kuğu yavaşça iskeleden ayrılırken hazırlanın bu eşsiz kentin eşsiz konuklarını karşılamaya. Daha İnciburnu’na gelmeden martılar sizi keşfedecektir.

Martılar Cevat Kurtuluş’udur bu kocamış şehrin; Türk sineması için Cevat Kurtuluş neyse İstanbul içinde martılar odur. Denize çevrilmiş her çift göz, her objektif ister istemez onları da alır kadrajına. Onlar bu eşsiz şehir manzarasının vazgeçilmez figüranlarıdır. Figüranlarıdır, çünkü bu şehrin başrolü yoktur aslında. Denizin, Boğazın, yeditepenin, çarpık yapıların, minarelerin, Kızkulesinin toplamıdır bu şehir. Mendirekleri olmadan olmaz. Mina.reler, kubbeler olmadan çıplak kalır. Kuğu gibi süzülen tekneleri, balıkçıları, vapurları olmadan mümkün müdür bu görkem, bu sıcaklık.

İster iskele tarafında konuşlanın, Marmara’nın ufkuna karşı. Ya da sancak tarafında mimari harikası Haydarpaşa’ya karşı. Sizi bilmem, ben kırk yıldır her seferinde aynı hayranlık, aynı keyifle izlerim kocamış Haydarpaşa Garını. Önce biraz irice bir parça kopartın martıların göz hakkından ki yerinizi bellesinler. Sonra bir curcunadır başlasın. Ahırkapı mendireği boyunca bir parça simit kapabilmek için inanılmaz uçuş hünerlerini sergilesinler sizin için.


Fotoğraf: Serhat Özşen

Sarayburnu önlerine geldiğinizde başınızı döndüren trafiğini izleyin Osmanlı Caddesinin. Balıkçı sandalları, birkaç yüzmetrelik tankerler, transatlantikler, trol tekneleri, yolcu motorları, vapurlar, römorkörler… Sıradan bir gününde, rastgele bir anında izleyin Sarayburnu önlerini. Kızkulesinden kıvrılırken Boğaza doğru Eminönü-Karaköy arasındaki curcunayı izleyin. Boşverin, bugün görmeyin Park Otelin kalıntısını, Gökkafesi denen heyulayı, şehrin sırtlarından fırlamış plansız programsız estetikten nasibini alamamış sonradan görmelik abidelerini, gökdelenleri… Tophane limanı üzerine fantaziler kurun, dönün sancak tarafınıza Şemsi Paşa Camisine, Mimar Sinan’ın belki de en mütevazı eserini izleyin denizden. Çiçekçi sırtlarına doğru Rum Mehmet Paşa Camisine bir bakın hele; bunca yıldır hiç dikkatinizi çekmiş midir tamamen farklı Bursa üslubuyla. Osmanlı Caddesini yaşayın. Mihrimah Sultanıyla, Dolmabahçesiyle.

Ve yelkovan kuşlarını izleyin. Alçak irtifada, ileri uçuş teknikleri üzerine bir mini gösteri yapsınlar size. Hep aynı yükseklikte, he aynı hızda, aceleyle geçer giderler. Çocukluğumdan beri merak etmişimdir, bu acele niye, nereye?

Sancak tarafında hazırlanın izlemeye, dinleyin, kendine özgü bir armonisi vardır yanaşırken çelik kuğunun. Durmaksızın tekrarlanan bir ritüeli izleyin. İskele alabanda! Yavaşça kayar denizin üzerinde iskeleye doğru çelik kuğu. Her gün defalarca aynı işi yapan çımacıların kayıtsız ifadelerini boşverin, izleyin, her sefer, her kalkış, her yanaşma başlı başına bir ritüeldir denizde. Yine kükreyecektir birazdan sessizce kayan kuğu, bir ileri, bir geri ortalayacaktır iskeleyi. Nereye koşturdukları bilinmez bir güruh sabırsızca atlayıp iskeleye, başlayacaklardır koşmaya. Halatlar gerilecek, kuğu boyun eğecek ve tahta iskeleler bilyalarının üzerinde gürültüyle kayarak sizi karaya bağlayacak. Tek vücut olmuş bir güruha katılıp ritmik hareketlerle inin vapurdan.


Fotoğraf: Serhat Özşen

100 metre yürüyün, önünüzde Deniz Müzesi. Altı tarafı denizlerle çevrili Şehr-i İstanbul’un tek deniz müzesi. Kıyın 3 TL’nize daha, atın kendinizi içeri. Ve düşünün çevrenize bakındıkça, sürekli aynı soruyu sorun kendinize; göçebeyken denizci olmayı başarabilmiş bir millet nasıl olur da bu denli sırtını döner denize? Her köşede bir deniz tarihi, deniz kültürü tüm yalınlığıyla karşınızda durmakta. Daha yüz yıl öncesine kadar günlük yaşamın orta yerine kadar girmeyi başarbilmiş deniz bugün günlük yaşamdan sürgün edilmiş, nasıl, niye?

17:45 vapuruna yetişin. Verin 1,5 TL daha, bırakın kendinizi yine aynı ritüele; kükresin çelik kuğu, deniz köpürsün, bastığınız yer titresin. Geçin vapurun iskelesine, bu saatlerde başka güzeldir Anadolu yakası. Hatta Sarayburnu önlerinde Megaralı Byzas’ın gözleriyle bakın karşıya, Körler Ülkesine… Korint boğazından çıkıp cennet diye Sarayburnu sırtlarını mesken tutan Byzasın kulaklarını çınlatın. Seslenin; “Ey Byzas! Eğer ki bir batılı değil de doğulu olsaydın cenneti izlemeyi seçip uzaktan bakıp hayranlıkla, Körler Ülkesi demezdin Khalkedona; izlemek yerine yaşamak için seçerdin cenneti.”


Fotoğraf: Hakan Tiryaki

Ahırkapı mendireğine doğru sancak kısmında konuşlanın. Birazdan mendireğin üzerinde bir grafiti göreceksiniz, şaşırmayın: ”S.S. Cemilem(kalp)Badi”. Aşkını ilan etmiş Badi(?) Cemilesine İstanbulluca. Her gün binlerce İstanbullunun kayıtsızca önünden geçtiği mendireğe kırmızı boyayla yazmış, Cemilesi geçerken görün diye. Derken günün belki de en keyifli manzarası sizi bekliyor olacak. Eğer hala almadıysanız Haydarpaşa mendireğine gelmeden çayınızı alın, 0,50 TL. Günün yorgunluğunu atıp bir yandan kanatlarını kurutan karabataklar benzersiz bir görsel ziyafet hazırlamıştır size. Arada balıkçıllar da görebilirsiniz dikkatle bakarsanız. Ve Kadıköye doğru yaklaştıkça karabatakların yerini martılar alacaktır mendireğin üzerinde.

Yakından bakın bu kez Haydarpaşaya. 106 kazık üzerinde yükselen bu mimari harikasına, İstanbulun köyden kente göç abidesine… En az bir düzine Türk filmi canlanır gözünüzde. Kimler inmemiştir o koca mermer basamaklardan; Kemal Sunal, Zeki Alasya, Metin Akpınar, Hulusi Kentmen… Daha niceleri. İnsanları ayırmış, ayır düşenleri kavuşturmuş ulu Haydarpaşa…

Saat daha altıbuçuk bile olmamış. Cebinizde hala 2 TL. Sağdan sağdan vurun deniz kıyısından doğru Moda burnuna. Yürüken daha bir yanda Sarayburnu, bir yanda Adalar. Ya da Marmara uzanır önünüzde boylu boyunca… Uzakta iki boynu bükük siluet; Yassıada ve Hayırsızada. Yakından bir pancar motoru pat patlarıyla yol almakta.

Moda çay bahçesinde Adalara karşı yudumlayın günün son çayını. Uzaktan Ada vapuru süzülerek yaklaşmaktadır. Küvet kadar yelkenlileriyle minik denizci adayları doldurmuştur Dereağzını. Ve güneş alçalmaya başlamıştır yavaş yavaş. Sarayburnunun üzerinden, mesaisini tamamlamaya hazırlanmaktadır.

Söyleyin ey Şehr-i İstanbullular, nerede yaşadığınızın farkında mısınız? Bir kez olsun yaptınız mı; cebinize sadece bir 10 TL koyup da şu Şehr-i İstanbulun tadına vardınız mı? Doğunun en batısında, batının en doğusunda, insanoğlunun tarih boyunca neresinden, nasıl aşacağını şaşırdığı koskoca iki kıtayı aştığınızın farkında mısınız? Martısıyla oynaştınız, tarihiyle yüzleştiniz mi? Nereye gider bu serseriler diyerek yelkovaların ardı sıra dalıp gittiniz mi? Tek sıra halinde mendireğe dizilmiş kanatlarını açmış karabatakları izlediniz mi? Yanıtınız evet ise ne mutlu size, dünyanın en eşsiz kentinde yaşamanın ayrıcalığına varmışsınız.

Yanıtınız hayır mı? Ne bekliyorsunuz? Hatta beni dinlemiyorsanız Orhan Veli’ye kulak verin; o ki her noktasını ezbere bilir bu şehrin, bu denizin…

“Heey! Ne duruyorsun be, at kendini denize.”

Hakan Tiryaki,
Vira Dergisi, Ağustos 2009

Farkında mısınız, Harem’de bir şeyler oluyor! (II)

2006 yılının Ekim ayında atmıştım bu başlığı. Bir grup STH Gönüllüsünün insanüstü bir gayretle, canını dişine takarak ilk aşamasını bitirdiği STH Harem Sahili Temizlik, Rehabilitasyon ve Koruma Projesi’ni anlatmaya çalışmıştım sözcüklerin elverdiği ölçüde.

Bazı şeyler vardır ki gerçekten anlatılmaz, yaşanır. Hemen aklınıza aşk gelir belki ama biz STH Gönüllüleri arasında tutkudur daha doğru karşılığı. Denize, doğaya, varoluşa olan tutkumuz. Tabi aslında “anlatılmaz, yaşanır” diye nitelemek istediğim bunlardan ziyade her santimetrekaresi çöplerle örtülmüş bir sualtı, neredeyse sert, mermer bir sütun gibi dokunulası hidrojensülfür kokusu, bir minik karidesin ya da yengecin çöplerin arasında kalmış olması ihtimalinin endişesi…

Gerçekten anlatmakla bitmeyecek, anlatılsa da anlaşılamayacak bir dolu yaşanmışlık barındırır Harem biz STH Gönüllüleri için. Sadece 54 gönüllünün bir ay boyunca her hafta sonu en değerli zamanını ayırdığı, izleyenlerin tiksinti dolu bakışları altından inandığı bir şeyi yapmak adına verdiği mücadele… zaman zaman dalış bilgisayarınızı dahi göremediğiniz görüş koşulları. Her hafta sonu, bu kez biter umuduyla başladığınız, günün sonunda kendinizi Sisyphos gibi hissettiğiniz bir süreç hayal edin. 11,573 parça katı atığı tek tek ellerinizle topladığınız, neredeyse tamamını içinde en ufak bir yaşam ihtimaline karşı didik didik ettiğiniz, yılların çürümüşlüğüyle günışığına taşınmış 11,573 parça çöp.

2006 yılından bu yana her altı ayda bir daldık Harem’e. Meraklı ve hatta daha doğrusu umut dolu gözlerle izledik çevremizi. Yeni yaşamlar aradı gözlerimiz. Kör dalışlarımızın anısı canlandı zihnimizde. Hangi noktadan ne çıktığı hala ezberimizde…

2010 yılının son ayında yine Harem’deydik. İki güne yayılan bir çalışmayla 1,100 parça kadar daha katı atık çıkarttık. Bugün Harem envanteri dediğimizde artık tamamı kayıt altına alınmış 15,000 parçadan bahseder olduk. 15,000 parça, dile kolay! Hele birde gözünüzde canlandırmayı deneyin…

Hayal edin, koskoca bir iskelenin sular altına atılmış çuvallar dolusu molozlarını, lavabolarını, pisuvarlarını, devasa tanklarını… el arabasından, iskele babalarına, elektronik eşyalardan, binlerce meşrubat kutusuna… günlük yaşamınızda dört bir yanınızda görmeye alıştığınız ne varsa hayal edin, hepsi sular altında!

Bugün elimizde öyle bir hazine var ki aslında, faunasına zarar verilmeksizin katı atıklarından tamamen arındırılmış bir izleme alanı düşünün. Burada kirletici kaynaklarını, hızını, türünü ya da tür çeşitliliğini, değişimi zamana yayılımını… belki aklımıza dahi gelmeyecek bir çok şeyi izlemek mümkün. Hatta doğrusunu isterseniz, sanırım bu proje ve Harem’in mevcut koşulları yeryüzünde tek.

Projeyi kurgularken ilk aşamayı müteakiben izleme çalışmalarına ağırlık vermekti amacımız. Bugünlerde tekrar bu konuya odaklandık. Bundan böyle çalışmalar Harem sahilini kullanan bireyler, kurumlar, tekneler ve onların eylemleri üzerine odaklanacak. Özellikle teknelerden ve lokasyonu kullanan insanlardan kaynaklanan kirliliğe yönelik bir izleme çalışması –umuyoruz ki- yakın gelecekte Harem’de yine bir ilk olarak hayata geçecek.

Tabi bu noktada projenin en önemli ayaklarından birisi olduğunu düşündüğümüz “devlet ve organları” kısmı hala evlere şenlik. Mesela geçtiğimiz günlerde aldık elimize telefonu, Büyükşehir Belediyesi’ni aradık. Dedik “bir ihbarda bulunmak istiyoruz, denize çöp attı birileri!”. Muhtemelen “Bambitu” ya da “Zulu” dilinde konuşsak ancak bu denli anlaşılamazdık. Kısaca yanıt alamadık. Daha doğrusu bir telefon numarası aldık ama konuyla alakası dahi yok. Bu iş böyle olmayacak diyerekten kaynağına inmeye karar verdik. Bilgi Edinme Hakkı denen mucizevi araçla Çevre ve Orman Bakanlığı’na soralım dedik bir de…

Sonuç olarak bir kez daha gördük ki Avrupa Birliği ile uyum gerekliliği ötesinde bir anlam ifade edemeyen çevre yasası kirletici olarak insanı neredeyse tanımıyor bile. Yani deniz araçları ya da endüstriyel kurumların sebep olacağı kirliliği dikkate alan yasa sadece Harem sahilinden çıkarttığımız 15,000 parça katı atığı denizel ortama boca eden sıradan insanı neredeyse tanımıyor.

Sahil Güvenlik birimlerinden, belediye zabıtasına, il çevre ve orman müdürlüklerinden, liman başkanlıklarına dört bir tarafa sorumluluk atfeden ama denetleme ya da ceza yetkisini muallakta bırakan bir çevre yönetmeliğimiz var. Daha da önemlisi hala suç ve kabahat ayrımı noktasında geleceği dinamitleyen kirleticiyi kabahatler kanunu perspektifinden cezalandıran bir yaklaşım ne derece samimiyetsiz olunduğunun en önemli delili olsa gerek.

Basit sorular ve basit yanıtlar genelde en doğru sonuçlara, en kestirme yoldan ulaşmanın altın anahtarıdır. Mesela, kimindir deniz? İşlenen suç ya da kabahat kime karşı işlenmiştir? Cezanın en önemli niteliklerinin başında “caydırıcı” olma yeterliği gelmez mi?

Basit sorulara basit örnekler verelim. Mesela 17 adet kamyon aküsü çıkarttık Harem’den. Bir düşünün, bir kendini bilmezin deniz ortamına fütursuzca attığı kamyon aküsü sülfirik asitle çevresini tahrip ediyor, kılıfı yaklaşık 450-500 yıl boyunca orada çözünecek ve çevresini zehirleyecek ve kilolarca Kurşun yine çevresini zehirlemek üzere aynı ortamdaki serüvenine başlıyor. Sizce nasıl bir cezası olmalı bu durumun?

Ya da Liman Başkanlıkları ve İskeleleri alalım. Sadece Harem’den çıkarttığımız –iskele takozu olarak kullanılan- lastik sayısı 150. Hala 50 tanesi suyun altında. Her gün yenileri ekleniyor. Yani kanun koyucunun kanunla sorumluluk atfettiği kurum, kanunun ihlaline seyirci kalıyor.

Üç yıl önce uzun uzun yazmıştım, denize bakan bir Bakanın gerekliliğini. Üç yıl daha geçti ve ne yazık ki hala patlıcanın Bakanı ile levreğin Bakanı aynı altı tarafı denizlerle çevrili güzel yurdumda.

Gelişmiş olarak yaftalanmış memleketlerde medeniyetin göstergesi sayılan sivil toplumun gücünün zaman zaman vatan hainliği, kendini bilmezlik gibi sıfatlarla algılandığı günümüz Türkiyesi’nde şaşmamak gerek mevcut koşullara.

2011 ile birlikte yeniden başlıyor Harem Projesi çalışmaları. Yeni bir döneme giriyor STH Harem Projesi. Kesinlikle sonu belirsiz, fakat içinde umut barındıran yeni bir dönem. Çevre ve Orman Bakanlığı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Denizcilik Müsteşarlığı, İstanbul Deniz Otobüsleri, İstanbul Şehirhatları İşletmesi… tüm ilgili kurumlar yakın bir gelecekte masalarında topu topu 54 gönüllünün emeğini, eserini ve haykırışını bulacaklar.

2006 yılında yengeçlerin ayaklarının deniz tabanı ile buluşamadığı Harem sahilinde belki de yepyeni ve örnek bir dönem başlayacak. Her tarafı “kötü” örneklerle çevrili denizlerimizde belki de bir umut ışığı olacak Harem.

Evet, Harem’de sessiz sedasız bir şeyler oluyor. Bütçesi, bağımsız ve sadece gönüllü bir avuç gönüllü deniz, doğa ve varoluş adına sessiz sedasız bir şeyleri değiştiriyor, ezber bozuyor.

İnanmıyor musunuz? Gelin bizim gözlerimizle görün Harem’i, dününü, bugününü…

www.sthharem.org

EK I – Harem Envanterleri

Tarih

Envanter

27 Kasım 2005          

408

1 Temmuz 2006         

440

9 Eylül 2006                

893

10 Eylül 2006             

1165

16 Eylül 2006             

1262

17 Eylül 2006             

1661

21 Eylül 2006               

902

23 Eylül 2006             

1337

24 Eylül 2006               

286

30 Eylül 2006             

1439

01 Ekim 2006            

2628

25 Kasım 2007            

1043

2 Aralık 2007               

323

26 Aralık 2010               

1101

Toplam

14.888

Farkında mısınız; Harem’de bir şeyler oluyor?

Öyle bir sualtı hayal edin ki, her bir santimetrekaresi çöplerle tamamen örtülmüş. Yengeçlerin ayakları denizin tabanına değemiyor. Pet şişeler, alüminyum meşrubat kutuları, cam şişeler, polietilen ambalajlar, lastikler… Kesilip atılmış döşemeler, kamyon aküleri, çuvallar dolusu moloz, pisuvarlar, lavabolar, tonlarca metal profil… Hatta yolcularından yoksun bir eski Karaköy İskelesi’nin parçaları… Ve ne yazık ki hala suyun altından bahsediyorum size.


Burası Harem. Bu bahtsız şehrin liman ve otogarla taçlandırılmış en güzel köşelerinden biri. Miyop iktidarların şehr-i İstanbul’a attığı sayısız kazıktan bir tanesinin trajikomik öyküsü. Tabi öykünün suyun üzerinde kalan kısmı herkesçe malum, olabildiğince gözler önünde görmek isteyenler için. Size biraz göremediğiniz kısmını anlatacağım sözcükler yettiğince. Sözcükler yettiğince diyorum çünkü söz konusu Harem’in sualtı olduğunda öyle kifayetsiz kalıyorlar ki çoğu zaman…

27 Kasım 2005’te ilk kez girdik Harem sularına. Çıkan her arkadaşım şaşkınlık, öfke, çaresizlik gibi karmaşık duygularla sersemlemiş bir haldeydi. Bir zamanların Halkalı çöplüğünü öylece taşımışlar, boca edivermişlerdi sanki Harem’e. 440 parçalık atık envanterinin içinde kısaca yok yoktu. Kayabalıkları, yengeçler, denizyıldızları ve denizanaları yetiyordu neredeyse bir avuç canlı envanteri için. Ama hepsi bir tarafa öyle bir koku söz konusuydu ki elinizle dokunabileceğiniz, gözünüzle görebileceğiniz denli yoğundu.

Üzerinden aylar geçti, etkinlikler bir birini kovaladı. Ancak ne sualtındaki manzara ne de o koku bir türlü rahat bırakmadı hiç birimizi. Bir şeyler yapmak lazımdı. Fakat söylemesi ne denli kolaysa yapılması o denli imkansız görünen bir şeylerdi yapılması gereken. 2006 yazına doğru her toplantının gündemine bir şekilde girdi Harem.


1 Temmuz 2006’da Kabotaj Bayramı bahanesiyle yine Harem’e çevrildi rota. Bu kez amaç bir proje için ön hazırlıktı. 410 parçalık katı atık envanteri daha kaydedildi. Fakat gelin görün ki manzara hala aynıydı. Eksilen yaklaşık 1000 parça hiçbir şey ifade etmiyordu Harem için.

STH Harem Sahili Temizlik, Rehabilitasyon ve Koruma Projesi

9 Eylül 2006 Cumartesi sabahı Harem’de toplanan 22 STH Gönüllüsü eşi benzeri olmayan bir çılgınlığın, STH Harem Sahili Temizlik, Rehabilitasyon ve Koruma Projesi’nin ilk aşama çalışmalarını başlattılar. İlk gün yapılan 4 saatlik çalışmanın sonunda 9 dalıcı 893 parça katı atık çıkarttı. Sualtı temizlik ekipleri için özel olarak hazırlanan sepetler bekleneni vermiş ve rekor olduğunu düşündüğümüz sayıda katı atık çıkartılmıştı daha ilk günden.

Kısaca STH Harem Projesi nedir, biraz anlatmak gerek. STH Harem Projesi temelde bir umut ve başkaldırı hareketidir. Çevrenizdeki herkesin “hadi len!” ya da “biter mi abi temizlemekle, manyak mısınız!” dediği; “siz temizleseniz ne olur, yine atacaklar” dediği bir projedir. Proje, farkındalığı döviz kurlarına endeksli 21. yüzyıl insanı için romantik bir entellektüel uğraştan fazlası değildir. En acısı da her birimize defalarca sorulan soru bu işin karşılığında ne kadar para aldığımızdır. Fındık kadar beyinleri gönüllü kavramını kavrayamadığından bir çeşit rant elde etme yoludur bazı kuş beyinliler için STH Harem Projesi. Elde ettiğiniz dillere destan rant ise ömrünüz boyunca unutamayacağınız bir hidrojen-sülfür kokusu, paramparça olan dalış ekipmanlarınız, yorgunluktan titreyen dizleriniz ve geceleri uyurken hissedeceğiniz tuhaf bir huzurdur.


Bir avuç STH Gönüllüsü için STH Harem Projesi, bir sahilin öncelikle tamamen katı atıklardan arındırılması, sonrasında kontrol altına alınarak izlenmesi ve sürdürülebilir koruma sağlanmasıdır kısaca. İşte bu kapsamda geçen yıl 9 Eylül - 1 Ekim tarihleri arasında 151 dalış gerçekleştirildi. Bir ay içinde 9 iş gününde gerçekleştirilen çalışmalarda sualtı temizlik ekiplerinde 27, kara ekiplerinde 27 olmak üzere toplam 54 STH Gönüllüsü görev aldı. Bir aylık periyodun sonunda toplam 11.573 parça katı atık çıkartıldı.

11.573 parça katı atık çıkartıldı da ne oldu derseniz eğer verilecek bir çok yanıtımız var. Her şeyden önce artık yengeçlerimiz deniz tabanında yaşıyorlar. Minik ayakları kuma değebiliyor. Harem’in sualtı, geçen yılki çalışmalara ilave olarak 25 Kasım ve 2 Aralık 2007 tarihlerinde gerçekleştirilen iki yeni çalışma ile yaklaşık olarak %90 oranında temizlendi. Yaklaşık 15.000 parça katı atık artık olması gereken yerde, yani İSTAÇ’ın geri dönüşüm birimlerinde. 150’yi aşkın kamyon ve iş makinesi lastiği, 20 kadar akü ve onlarca ton metal atık artık Harem’in sualtı canlılarına ev sahipliği yapmıyor. Eski Karaköy İskelesi’nin parçalarını yıllar önce gitmesi gereken yere ancak gönderebildik. Oturma gruplarından molozlarına kadar olduğu yerde denize bırakılan Karaköy İskelesi başlı başına bir ibret hikayesidir aslında. Benzer örneklere Karaköy’de, Eminönü’nde de rastlamanız mümkündür. Çünkü denizlerimiz çöplüktür. Daha da önemlisi, kim görecektir ki!

STH Harem Projesi’nin getirdiklerinden bahsedelim biraz daha. Artık STH olarak bir referans bölgemiz söz konusu. 11 Mart 2007 ve 13 Eylül 2007 tarihlerinde yapılan dalışlarla altı aylık periyotlarla izlenmesi sağlanan Harem’de elde edilen veriler gerçekten umut verici. 25 Kasım ve 2 Aralık 2007 dalışlarında da yakın zamana ait önemli bir katı atık birikimine rastlanmaması -net bir sonuca varmamıza yetecek referans oluşturmasa da- en azından umudu pekiştirdi.

Bugünlerde STH Harem Projesi bir sonraki aşamaya hazırlanıyor. Sırada Harem’in korunmasına yönelik atılacak adımlar var. Bu noktada nihai hedefimiz denize bir şey atmanın gasp gibi, cinayet gibi bir suç teşkil ettiğini anlatmak değil; suç-ceza ikilisinin hayata geçmesini sağlamak. STH Harem Projesi’ne lojistik destek sağlayan iki önemli kuruluş İSTAÇ A.Ş. ve İ.B.B. Deniz Hizmetleri Müdürlüğü olmuştur. Gerek çalışanları gerek tekne, ambulans, arazöz gibi ihtiyaç duyulan her türlü lojistik imkanı seferber etmeseler sadece STH Gönüllülerinin emeği ile projenin hiçbir şansı olamazdı. Fakat İ.B.B. asıl önemli katkısı bundan sonraki aşamada olacaktır.

Çöp Kardeşliği

O kadar çok şey var ki Harem’de anlatılacak, anlatılmazsa bir avuç insanın insanüstü gayretine, sonsuz gibi görünen emeğine ve belki de en önemlisi umut ve inancına haksızlık etmiş oluruz.

Harem’de bir avuç insan, bir ay boyunca her hafta sonunu, Saros’da dalmak yerine, evinde yatıp dinlenmek yerine, sevdikleri ile birlikte olmak yerine Harem’in pis, hatta zaman zaman dayanılmaz sularında dalarak ya da bütün bir gün boyunca yılların çürümüşlüğünü, pisliğini beraberinde suüstüne taşıyan atıkları ayıklayarak, sayarak geçirdiler...


Çıkartılan her bir parçayı aynı titizlikle sayıp kaydederken, aynı zamanda her bir pet şişenin, her bir bira kutusunun içinde yaşam izi arayarak; yok edici mor denizyıldızlarından, şaşkın kayabalıklarına kadar tüm canlıları aynı hassasiyetle ait olduklara yere göndermek için gösterdikleri gayret bile başlı başına bir ders gibiydi. Yaşama, varoluşa saygı fikrinin somutlaşmış en çarpıcı örneğiydi belki.

Yıllarını suların altında, daha da kötüsü tiksindirici bir çamur tabakasının altında geçirmiş dev kamyon lastiklerinin her birisini gözünü kırpmadan, bir minik yengeç ya da kayabalığını dahi feda etmemek adına didik didik eden insanlar vardı Harem’de. Bu insanlar –ki hepimiz gibi, iş güç sahibi, müdür, işsiz, öğrenci, hekim vs vs.- kimilerinin tiksinti dolu bakışları arasında, kimilerinin arkasına bakmadan kaçtığı kokuya rağmen yaptılar tüm bunları.


Ve yine bir avuç insan, bir ay boyunca görüşün yarım metreyi bile bulmadığı sularda, zaman zaman el yordamıyla yılların pisliğini topladılar sualtında. Arabalı vapur manevrasının dehşet verici uğultusunda, kapkara bir çamur tabakasının ortasında, klostrofobik dubanın altında... defalarca yollarını kaybederek, zaman zaman suyun altında bile bir lanet hidrojen-sülfür kokusu burunlarının ucunda sabahtan akşama dalıp dalıp çıktılar Harem sularına.


Daha nice projede emeği, umudu ve gururu paylaşmak dileğiyle tüm “çöp kardeşlerimize” sonsuz minnetlerimizle...

Hayvan Hak(sızlık)ları

Bovinae sapiens

"Bovinae sapiens"* ...

Günün yorgunluğu ile eve gelmişsiniz. Yemeğinizi yemiş, televizyon karşısına devrilmişsiniz. Tüm isteğiniz günün yorgunluğunu, zihninizdeki kaosu biraz olsun dağıtmak. Derken birden flaşlar patlamaya başlıyor! Tuhaf yaratıklar çevrenizi sarmış, meraklı gözlerle sizi inceliyor, bir yandan da kör edercesine flaşlarıyla dünyanızı –sözümona- aydınlatıyor.

Bitmedi. Bu kadarla kalsa iyi, bir kendini bilmez, tüm sevecenliği ile, ne denli korktuğuna aldırmaksızın küçük çocuğunuzu ensesinden tutmuş, kaldırmış, seviyor(!)… bir diğeri çevresindekilere homo sapiens sapiens türün dişisinin özelliklerini oranızı, buranızı çekiştirerek anlatıyor! Ve tüm bunlar eviniz dediğiniz, yani tamamen size ait olduğunu, yaşam alanınız olduğunu düşündüğünüz ya da sandığınız yerde oluyor.

Sanmayın ki sonra tası tarağı toplayıp gitsinler. Aralarından biri kendi türü adına faydalarınızı fark ediveriyor, mesela horlarken yaydığınız ses dalgaları türün spastik yavru bireylerine ilaç gibi geliyor! Haydi bakalım, türün selameti sizin horultularınızda! Karşı gelebilir misiniz böyle ulvi bir çağrıya?

Oldu olacak bir de ad bulalım bu meraklı türe, mesela son derece gelişmiş “sığırlar” olsun…

Ne demişler, sığır ya bu, Tanrıyı resmet dersen, kendi suretinde çizecektir. Hal böyle olunca “sığır” ırkının selameti için ya bir ahır olacaktır yeni yaşam alanınız ya da bir tren kompartımanı, kim bilir…

Ama sığırlar size yaptırdıkları şeyin ne derece ulvi olduğundan en ufak bir şüphe duymazlar, ne de olsa türlerinin selameti içindir her şey. Temel ihtiyaçlarınızı düşünmüştür türün önde gelen bilimsığırları; bir yatak, bir tuvalet, üç öğün yemek; bir de karşıt cinisinizi koydular mı yanınıza daha neye ihtiyacınız olabilir ki!

Artık tek yapmanız gereken huşu içinde horlamak. Horlamalısınız ki spastik sığırlar rehabilite olsun, kutsal horultunuzla iyileşiversin.

Boş verelim az gelişmiş sığırların dünyasını, iki kere düşünebilen homo sapiens sapiens alemine gelelim, aydınlanalım, ibret alalım.

Homo sapiens sapiens**

Buyurun size ilk ibret öyküsü homo sapiens sapiens’in…

“Finding Nemo” filmini hatırlayın. Keyifle izlediğimiz bu filmden sonra olan bitene dair bir fikriniz var mı? Takip eden yılda 20.000.000 canlının akvaryumlardaki yerini almak üzere yuvalarından sökülüp alındığından haberiniz var mı? Bu “eğlencelik” canlıların çok çok büyük bir kısmının sadece çocuklarınıza “hayvan sevgisi” gibi bir kavramı ancak ve ancak “tutsak” edilmiş bir canlı ile verebilmeniz yüzünden sifonların gürültüsü ile kanalizasyona karıştığından haberiniz var mı?

Ne de olsa tüm evren türümüzün oyun alanı. Canlı-cansız tüm varlıklar da oyuncakları sözüm ona “akıllı” homo sapiens sapiens türünün. Sevmekten anladığı “tutsak etmek”, paylaşmaktan anladığı “sömürmek”, yaşamdan anladığı hepten evlere şenlik, tüketmek için üretmek, daha fazla üretmek için tüketmek… bir de bu düzene “doğanın düzeni” kılıfını da geçirdiniz mi, buyurun size evrenin hakimi homo sapiens sapiens, yani “akıllı insan”.

Şifacı Yunuslar İstanbul’da

İkinci ibret öyküsü hepten evlere şenlik!

Memleketteki patlıcanın bakanı bir ucundan da olsa denizlerden sorumludur aynı zamanda. Belediyesi reklam potansiyeli olabilecek her şeye balıklama dalar durumdadır. Aranan teşebbüs daha aranmadan bulunmuştur. Yaşayan halkının da eğitim ve kültür seviyesi göz önünde bulundurulduğunda geriye bir tek müjdeyi vermek kalır: Artık şehr-i İstanbul'un da şifacı yunusları var!

Zihinsel engelliler… yetmez, çocuğu olmayan kadınlar, evde kalmış kızlar, psikopatlar... patlıcanın bakanından onaylı yunus terapi merkezinde bu iş için özel olarak evrimleşmiş (binek hayvanı, salon bitkisi, süs balığı gibi) şifacı ve de şovmen yunuslar sizin için burada, İstanbul'da.

Artık çocuklarınız yatağına işemeyecek, ya da okullarını kırmayacak. Bir kere izleyen kocalar karılarını dövmeyecek. Yeter ki ücret-i mukabili bırakın kendinizi şifacı yunuslara, mutluluktan ricoysla yıkanmışçasına ahenkle dans ederken rehabilite ediversinler sizi...

Haydi, ne bekliyorsunuz? Tüm canlılar gibi onlarda sadece sizin için, bitmek tükenmek bilmeyen istekleriniz ve bastırılamayan egolarınız için var!

Bern Sözleşmesi ve Türkiye

Bu homo sapiens sapiens denen türün de içerisinde kendini bilmezleri var ne yazık ki. İşte onlardan bir kısmı kalkmış yunusların da dahil olduğu memelilerin avlanmasını, tutsak edilmesini ve ticaretini yasaklayan bir sözleşmeyi bir yolunu bulup, punduna getirip gelişmiş bir grup ülkeye imzalatıvermişler. Güzide memleketimiz de bu tezgaha düşüp basıvermiş vakti zamanında imzayı.

İşte bu arsız ve de servet düşmanı bilim adamları, bu sözleşmeyle -ki adına Bern Sözleşmesi deniyor-, insanoğlunun memeliler üzerindeki hükümranlığına kısıtlama getirtmişler…

Gerçi bizim ülkemizdeki uygulaması biraz “Aydınlar Dilekçesi” örneği gibi olmuş. Hani neredeyse, “Birleşmiş Milletler’de pişpirik oynuyorduk, bir şey getirdiler önümüze, imzaladık, nereden bilelim” falan diyecekler…

Şimdi en kısa özetiyle altına imza attığımız sözleşme diyor ki, memelilerin tutsak edilmesi, avlanması ve de ticareti kesinlikle yasaktır. Ama derseniz ki rehabilitasyon amacıyla kullanacağız bu yunusları, o zaman işin rengi değişiyor. Ne de olsa bir açık kapı bırakmıştır Bern Sözleşmesi.

Hemen uygun bir alan buluyorsunuz, patlıcanın bakanından izni koparıyorsunuz ve başlıyorsunuz cümle alemi rehabilite etmeye! Hem de hiç de fena olmayan ücret-i mukabilinde!

İstanbul’daki güzide işletmeye bir göz atalım:

İstanbul Dolphinarium’a Hoş Geldiniz!

İstanbul Dolphinarium, Deniz Memelilerinin büyülü dünyasını keşfetmek için size eşsiz bir fırsat sunuyor. Bu müthiş canlılarla doğrudan doğruya iletişim kuracak, onları yakından tanıyıp onların doğadaki yerini daha fazla önemseyeceksiniz.

Yunuslar, Morslar, Foklar ve Balina... Birbirinden akıllı ve sevimli... Hepsi sizi bekliyor...

Eğlenceli bir ortamdan unutulmaz anılarla ayrılacağınız İstanbul Dolphinarium daki sevimli Dostlarımızın zeka ve kabiliyetleri siz değerli misafirimizi hayrete düşürecek, onların ne kadar bize yakın olduklarını görecek ve bu dostlarımız hakkındaki bilgileri eğlenirken öğreneceksiniz.

Aynı zamanda İstanbul Dolphinarium da gösteriler sonrasında sevimli dostlarımız yanında onlarla fotoğraf çektirebilir ve günün stresinden kurtulmak ve pozitif enerji almak isterseniz yunuslarla yüzebilirsiz.

Siteye girer girmez sizi karşılayan metin işte bu. Bastırın parayı, keşfedin, eğlenin, hayret edin… birlikte yüzün, fotoğraf çektirin! Yani siz paradan haber verin, hani neredeyse, bastırın parayı, çamaşıra-bulaşığa gelsinler…

Kimler? Yunuslar, Morslar, Foklar ve Balinalar. Şimdilik şifacı olanlar yunuslar ama foklar, balinalar ve morslar da yetişiyor yunusların yanında. Yakında foklar türkü çığıracak, morsların ağız kokusu sinüzite iyi gelecek, balinalar da kulunçlarınıza masaj yapacak! Hepsi sizin için burada…

Gelelim rehabilitasyon merkezinin (İstanbul Dolphinarium) fiyatlarına:***

Gösteri Fiyatları
Normal
VIP
Tam
25
40
Tam
25
40
3-16 yaş
20
30
Öğretmen/Öğrenci 
20
30
Yunuslarla Yüzme
1 Kişi
150
2 Kişi      (birlikte yüzerlerse)
200
Dalış
1 Kişi (20 dakika) 
300

Şimdi yukarıdaki verilerden yola çıkarak bazı sorular sormak gerekmez mi?

  1. Bu nasıl bir rehabilitasyon merkezidir?
  2. Madem söz konusu olan rehabilitasyondur patlıcanın bakanının yanı sıra sağlığın bakanı da bir göz atsa fena olmaz mıydı acaba?
  3. 2006-2009 yılları arasında Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı tarafından “CONVENTION ON THE CONSERVATION OF EUROPEAN WILDLIFE AND NATURAL HABITATS”a**** rapor edilen 1086 rehabilitasyon vakası (Kuşadası, Bodrum ve Marmaris’ta faaliyet gösteren merkezler) hakkında bir değerlendirme yapılmış mıdır?
  4. Sağlık Bakanlığı ne düşünüyordur bu konuda? Kimler rehabilitasyon için göndermiştir hastaları? Kimler rehabilite olduğuna ya da faydalı olduğuna kanaat getirmiştir?
  5. Rehabilitasyon ücreti ne kadardır?

Aslında hepsinden önce sorulması gereken soru daha basit ve nettir:

Söz konusu işletmelerin faaliyetinin gerçek içeriği nedir? Bu içeriğin tespitini kim yapacaktır?

Eğer bu sorunun yanıtı “ticari faaliyet” olarak şekillenirse yapılması gerekenler gayet nettir, söz konusu gösteri merkezlerinin tümünün faaliyetine son verilmelidir. Tutsak ettikleri yunusları ise rehabilitasyon sonrası doğal ortamlarına salıverilmelilerdir.

Yok ama terapi kılıfı gerçekçi bulunursa yepyeni problemlere hazırlıklı olmak gerekecektir.

Örneğin bir süredir fark ettim ki saksıda yetiştirdiğim patlıcanlarımın şifa verme özelliği var. Bakan kendinden geçiyor, derdi tasayı unutuyor, sevgiyle, umutla doluyor. Yalanım yok, hatta iki düzine şahidim var. Şimdi diyorum ki, ben de kendi payıma toplumun beden ve ruh sağlığına şifalı patlıcanlarım vasıtasıyla katkıda bulunsam, cüzi bir ücret mukabili hak edene, patlıcanlarımı gösterip topluma faydalı, kendinle barışık bireylere dönmelerine katkıda bulunsam…

Komik mi dersiniz? Hele bir görün patlıcanlarımı, ondan sonra konuşalım. Ücreti mukabili tabi ki…

“Özgür Yunuslar!”

Hala doğayla ilişkisini kopartmamış kim varsa bekliyoruz Suadiye’ye…

1 Ağustos Pazar günü Suadiye sahilinde bir etkinlik gerçekleştirilecek. Ana teması yunusların ve memelilerin tutsak edilmemesi, ama daha da önemlisi “yaşama saygı, doğaya saygı” olacak. Sanmayın ki sadece yunuslar için…

Dev akvaryumlara kapatılan köpekbalıkları ya da denizanalarının günahı “memeli”  olmamaları olmamalı sanki…

Lüferin yokluğunu fark etmek için rakı masasının boş kalması mı gerekirdi? Ya da besin olmasından öte bir şey çağrıştırmıyor mu size bıçkın lüfer? Hal böyle olunca kimin umurundaki rakı mezesi bile olamayan bir mütevazi kayabalığı?


*Yok böyle bir şey, olsaydı “akıllı sığır” diyebilirdik mesela insanoğlu gibi…

**“iki kere” düşünen, düşündükçe düşünen ya da kısaca “akıllı insan”.

***İstanbul Dolphinarium Kurumsal İnternet Sitesi, http://www.istanbuldolphinarium.com/

****REPORT OF TURKEY TO THE SECRETARIAT OF BERN CONVENTION ON THE ACTIVITIES OF CAPTURED BOTTLE NOSE DOLPHINS, 2010 (Document prepared by the Government of Turkey)

Deniz kentine deniz akvaryumu...

Finding Nemo (2003)Sene 2011. İletişim almış başını gitmiş. Bilgi kapıdan kovsanız, bacadan giriyor artık. Bilgiyle aranıza girebilecek tek engel bilmek istememeniz. 2009 yılı verilerine göre 198.000.000 internet sitesi, 23.000.000.000 sayfa içerik ile neredeyse tüm dünyanın paylaşımında. Doğrusu geometrik olarak arttığı düşünüldüğünde belki de bugün bu rakamlar kat kat üzerinde. İtiraf etmeliyim ki bu konu üzerine kısa bir araştırma yaptım; birkaç dakika.[1]

Ne de olsa insaoğluyuz ve bilgiye açız. Her daim yeni bir şeyler öğrenmekte, öğrendiklerimizi paylaşmakta ve biriktirdiklerimizi gelecek nesillere aktararak varlığımızı yüceltirken atalarımızın[2] “şebekliklerine” gülebilmekteyiz.

İnsanoğlu bilgiyi aktarma ve paylaşma noktasında tarih boyunca birçok yöntem geliştirdiyse de bugün gelinen noktayı hayal edebilmiş midir bilemiyorum. Neyin bilgi olduğu, neyin olmadığı hala felsefenin tartışma konusu olarak bir yanda dururken daha fazla uzatmadan konumuza gelelim.

Bu yakınlarda İstanbul “dev akvaryum”una kavuşacak. Yani dünyanın dört bir yanından toplanacak olan köpekbalıkları, ahtapotlar, yunuslar, mantalar… bir sürü canlı yüce insanoğluna hizmet etmek üzere Florya’da yerini alacak. Bu sayede insanlar ve özellikle çocuklar onları ücreti mukabilinde görerek aydınlanacak, hayata, varoluşa bambaşka bir pencereden bakacaklar. Mantaların uçarcasına süzülüşünü gören kocalar rehabilite olacak, karılarını dövmeyecek; sürekli sırıtan gayriciddi mahlukatları, yunusları gören çocukların yüzünden tebessüm eksik olmayacak. Hatta her birisi aklıbaşında, büyük adamlar olacaklar, memleket de nasibine düşeni alacak. Kısacası, bu dev akvaryumun nimetleri saymakla bitmez.

Bir müjdeli haber de Antalya’dan geldi geçtiğimiz günlerde, büyücek bir tane de onlar inşa edecek, neredeyse gırtlağına kadar suya batmış Antalyalıları aydınlatmak, çocukları ve yetişkinleri rehabilite etmek için bir deniz akvaryumu da onlar inşa eyleyeceklermiş.

Şimdi bilgi çağında hala bilgiye ulaşmanın yolları konusunda özürlü memleketimiz için bir kısa araştırma daha yapalım.

Mesela, rahmetli Haluk Cecan’ın canını dişine taktığı yüzlerce bölümlük sualtı belgesellerinin ceza olarak yayınlatıldığı bir ülkede ortalama bir sualtı canlısının Polat Alemdar denen sanal şahsiyet kadar popüler olmasını beklemek tabi ki abes. Ya da “prime time” tabir edilen yozlaştırma-duyarsızlaştırma-programlama kuşağında insanın geldiği yeri, doğayı hatırlatacak belgesellerin yer almasını beklemek “doğaya en uygunu” olduğu öne sürülen kapitalizm açısından en naif ifadeyle komik olsa gerek.

Neyse, yine de farzedelim ki merak ettik şu yunus denen mahlukatı, sorduk ulu Google’a:

0,08 saniyede 24.000.000 site bulmuş.[3]

Bilgi denen şeyin vücuda alımı zor, şöyle “light” bir şey olsun derseniz bu sefer suda eriyen tablet tadında bilgi için bir de Youtube’a danışmak gerek.

Sonuç, 30.200 film.[4]

Tamamı ücretsiz ve de herkese açık. Hatta aranacak sözcüğü “dolphin” olarak seçerseniz içerik sayısı katlanmakta.

Bir de TV kanalları var aslında. Hani genelde entelektüel düzeyimizin belirteci olarak kullandığımız; Animal Planet, Discovery Channel, National Geographic… ki bunlar sadece en bilinen ve ilk akla gelenler.

Kiatplardan ya da ansiklopedilerden bahsetmek artık abes olacak gibi ama hala ilgi duyanlar için bir de üzerine kütüphaneler ve sayısız basılı kaynak da cabası…

Tekrar hatırlayalım, sene 2011. Sicili bozuk insanoğlu en azından bazı konularda altınçağını yaşıyor. Bu konuların başında da iletişim geliyor. İnsanlar internet üzerinden iletişim kuruyor, organize oluyor hatta kaderlerine baş kaldırıyor.

Aynı 2011 senesinde altı tarafı denizlerle çevrili Türkiye Cumhuriyeti’nde ne idüğü belirsiz yunus gösteri merkezleri[5] yetmiyormuş gibi bugüne ve geleceğe kapitalizmin vizöründen bakan iktidarlar şimdi de getireceği üç kuruş rant için dev akvaryum-hapisaneler açmaya hazırlanıyorlar. Denizi olmayan bir coğrafyada olsa kabul etmese de anlayabilir insan ama şehr-i İstanbul’da bunun rant dışında bir açıklaması olabilir mi?

Ya da dile getirildiği gibi denizi, deniz canlılarını sevdirmek ya da tanıtmak ise derdi söz konusu iradelerin ücret-i mukabili girilebilecek dev hapisaneler yerine her okula birer deniz kütüphanesi oluşturamazlar mı? Hem de bilmem kaçta biri maliyetle.

Ya da bu heveslerini tatmin etmek için Milli Eğitim Bakanlığı ile bir ortak projeye soyunamazlar mı gerçekten denizi ve deniz canlılarını anlatabilmek için çocuklara? Hem de seçilmiş çocuklara değil, tümüne. Ankara’dan bakınca denizi göremeyen, göremeyince de yok sayan Bakanlık için de hayırlı bir iş olmaz mı aslında? Ne de olsa 2011 Türkiyesi’nin hala alt tarafı denizlerle çevrili ama hala deniz yok eğitim müfredatında…

Son bir örnek ya da destansı bir vaka, insanoğlunun sevgi anlayışına dair.

2003 yılında Pixar bir başyapıt kazandırdı sinema endüstrisine: Finding Nemo. Her açıdan keyifle izlediğimi itiraf etmeliyim, tıpkı milyonlarca insan gibi. Bu nefis eğlencelik çerez kapitalist ve sevgi kavramını mülkiyetle karıştırmış insanoğlu için nasıl bir sonuç verdi dersiniz?

Bir sonraki yıl 20.000.000 canlı akvaryumlardaki yerlerini almak ve geri dönmemek üzere koparıldılar denizlerden. Tekrar denizlere dönüşleri ise üzerlerine çekilen sifonun girdabıyla oldu…

Bir kez daha düşünün…

Hakan Tiryaki

Vira Dergisi, 2011


[1] Ulu Google’a İngilizce olarak sorduğunuzda hemen üçüncü sırada gelen siteden alınmıştır. (http://www.answerbag.com/q_view/55)

[2] Darwin’e göre…

[3] “yunus” kelimesinin www.google.com’da arama sonuçları

[4] “yunus” sözcüğünün www.youtube.com’da arama sonuçları.

[5] Ne idüğü belirsiz, çünkü Bern Konvansiyonu gereği her birisi birer terapi merkezi olmak durumunda, yunuslar üzerinden ticaret yasak. Yeni Yüzme Havuzları Yönetmeliği’ne göre insanla hayvanın bir arada yüzmesi de yasak. Üzerine Sağlık Bakanlığı’da der ki yok öyle bir terapi yöntemi. Sanırım ne idüğü belirsiz dahi hafif kaldı…

Hayvan Hak(sızlık)ları

Bir ileri demokrasi ülkesi, 2011.

Bir sürü işinin arasında bir şikayet dilekçesi alır devletlü mülki amir. Bir grup çevreci ya da hayvansever ya da her ne karın ağrısıysa, kendini bilmez güruh, bir çay bahçesindeki akvaryumda ricoysla yıkanmışçasına ahenkle dans eden, mutluluktan kabına sığmayan hatta çevresine gülücükler saçan köpekbalığı, vatoz gibi canlılara eziyet edildiğine dair şikayet dilekçesi gönderir.

Her kendini bilmez çevreci ya da hayvansever gibi bu güruh da memleketin başka derdi yokmuş gibi hiçbir ticari değeri olmayan üç-beş balık için koskoca devletin koskoca mülki amirini meşgul etmektedir. Aslında bu kendini bilmezlere yapılması gereken şey bellidir ama ne de olsa bir “ileri demokrasi” ülkesinde yaşamanın bilincindedir mülki amir. Bir sürü işinin arasında bu angaryayla da uğraşmak “ileri demokrasinin” gereğidir ne de olsa…

Hal böyle olunca talimat verilir, üç-beş kıçıkırık balık ve onları hapsetmek ve eziyet etmekle suçlanan güzide işletme için “hukuki” süreç başlatılır.

Sonrasında bakın neler oluyor.

Muasır medeniyet seviyesiyle atbaşı seyreden bir memleket olduğundan hemen yakınlardaki bir üniversite devreye girer ve sağolsun ehl-i vukuf mevzuya açıklık getirir:

“Söz konusu havuzda 13 adet çeşitli tür ve boylarda Vatozlar, 13 adet çeşitli tür ve boylarda MUSTELUS MUSTELUS türü Köpek Balığı tespit edilmiştir. Bu hayvanların tür tayini, bulundukları ortama uyum, sosyal davranış bozukluğu olup olmadığı, beslenme, bakım ve hastalıkları ile ilgili Balıkesir Üniversitesi Öğretim Görevlilerinden Bilirkişi Raporu alınarak türlerin beslenme ortama uyum ve davranış bozukluğu problemlerinin olmadığı tespit edilmiştir. 30.12.2010 tarihli Bilirkişi Raporunda; havuz ortamının suyunun deniz sirkülasyonla karşılandı oksijen miktarı ve su kapasitesi bakımından yeterli olduğu, Beslenme ve sağlık durumlarının yerinde olduğu. Hayvanat Bahçelerinin Kuruluşu ile Çalışma Usül ve Esasları Hakkında Yönetmelik gereği olarak bu hayvanların avlanmasının ve ticaretinin yasak olmadığı. İğneli Vatozların Keratin yapısında olan iğne uçlarının alınmasının insan tırnağı kesimi ile aynı olduğundan hayvana acı vermediği. Hayvanlara kötü muamele ve soylarının tükenmesine neden olacak işlemler yapılmadığı işletmenin Akçay Belediye Başkanlığından Akvaryum Aile Çay Bahçesi olarak İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatı almış olduğu tespit edilmiş olup, yapılan araştırma ve Bilirkişi Raporuyla da Şikayetlere konu iddiaların sübut bulmadığı anlaşılmakla dosya hakkında Adli ve İdari bir soruşturma yapılmasına gerek olmadığından dosyanın işlemden kaldırılmasını,

Olurlarınıza arz ederim.”[1]

Öncelikle yazım hataları ve devrik cümleler için üzgünüm ama devlet-i alinin işine karışmamak adına aynen aktardım. Haşa!

Şimdi sorarım o çevreci ya da hayvansever ya da her ne karın ağrısıysa o kendini bilmezlere; aldınız mı ağzınızın payını! Değdi mi üç kıçıkırık balık için koskoca devleti, ilim irfan içinde kaybolmuş üniversiteyi ayağa kaldırdığınıza… ya da bu soğukta ayazda o kıçıkırık hayvanlara sıcacık havuz ortamını sağlayan, karınlarını doyuran hatta bu işsizlikte istihdam eden işletme sahibini zan altında bıraktığınıza?

Ciddi olmayı ben de istiyorum inanın.

Basit sorular sormak, basit çıkarımlarda bulunmak, mantık ve sağduyunun pusulasından bahsetmek istiyorum. Ama, ne mümkün! Koskoca Balıkesir Üniversitesi’nin “Bilirkişisi” kadar dahi ciddi olamıyorum. Bir tarafım cız etmese hayvancıkların haline, kahkahalarla gülmek istiyorum işletmeye, bilirkişiye, devlet erkanına… Ne de olsa bir çeşit komedi dizisi tadında olan biten. Tek günahı ticari değerinin olmaması ya da henüz soyunun tükenme tehlikesinin bulunmaması olan hayvancıkları düşündükçe kahkaha boğazıma düğümleniyor.

Düşünün bir kez, tırnak kesmekle aynı şeymiş vatozun iğnesinin kesilmesi. Zaten bu vatoz dediğin kokoş bir gün manikürdedir, diğer gün pedikürde. Şeytan diyor al eline makası, çık sokağa, saçını beğenmediğin kim varsa buda gitsin! Ne de olsa keratin, acımaz etmez. Göz zevkimden önemli mi? Sadece bu cümle üzerine sosyoloji, psikoloji, biyoloji tezi hazırlayıp, üzerine bir de on iki bölümlük bir komedi dizisi çekilmez mi? “İğneli Vatozların Keratin yapısında olan iğne uçlarının alınmasının insan tırnağı kesimi ile aynı olduğundan hayvana acı vermediği.”

Nasıl anlatmalı?

Yıl 2011. Memleketin altı tarafı deniz. Her geçen gün denizlerinde oynaşan balıkları azalıyor. Her geçen gün beyaz adamın dizginlenemeyen egosu kendinden başkasına yaşam alanı tanımamacasına yok etmeye devam ediyor. Topal hukuk, çorap boyu kültür, bilgisi olmadan fikri olan cühela ve ileri demokrasi…

Nasıl anlatmalı?

Sait Faik gibi mi?

Meydanlarda bağırsam, polis kızar.

Sokak başlarında sazımı çalsam, zabıta kovalar.

Nasıl anlatmalı doğanın efendisi değil bir parçası olunması gerekliliğini? Yaşamın kaynağının kredi kartının alabildikleri değil de gözünüzle göremediğiniz mütevazı planktoncuklar olduğunu?

Lüferi korurken horozbinayı görmezden gelebilecek denli kibirden kör olmuş insanoğlunun ille de depremlere ya da sellere mi ihtiyacı var geldiği yeri hatırlaması için? Doğaya karşı, doğaya hükmeden değil, tıpkı alçak gönüllü bir martı ya da bıçkın bir pavurya gibi doğanın bir parçası olması gerektiğini…

Topal Hukuk

Alın size evlere şenlik bir örnek daha. Malum, memlekette patlıcanın bakan ile levreğin bakanı aynı. Ne fark var ki toprakta yetişenle denizde yetişen arasında. Bir Bakan hepsine bakar.

Bakar da nasıl bakar?

Geçtiğimiz günlerde yazmıştım uzun uzun Bern Sözleşmesi ve Yunus Gösteri Merkezleri mevzuunu. İleri demokrasi ülkesinde yaşamanın vermiş olduğu özgüvenle sorduk Sağlık Bakanlığı’na;

Yunus terapisi nedir? Ne işe yarar? Geçerliliği var mıdır? Kim karar verir?

Dedi ki Sağlık Bakanlığı özetle; “Aman ha! Yok öyle bir şey.” Gözlerimize inanamadık, tekrar tekrar okuduk. Hatta inanmıyorsanız, buyurun bakanlığın yanıtı aynen aşağıda:

“Bimer başvurunuz incelenmiştir.

"Yunusla Terapi" tedavisiyle ilgili olarak Bakanlığımızca Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine bilimsel görüş sorulmuştur.

Anılan Hastaneden alınan cevabi yazıda özetle; "bu tedavinin bilimselliğinin kanıtlanmadığı ve FDA tarafından talep edilen emniyet ve işlerliğine dair kesin kanıtlar bulunmayan bir yöntem olduğu, bu tür sözde tedavilerin FDA tarafından onaylanan farkının faydalarının bilimsel olarak onaylanmaması olduğu, ayrıca bu tür tedavilerin "Bilinmeyen risk" içerdiği, bilinmeyen riskin tedavinin faydaları yanında yan etkilerinin belirlenmemiş olması şeklinde açıklanabileceği, başvurunuzda geçen linklerde de zikredilen olumsuz etkileri pekiştiren görüşler içerdiği,

SONUÇ OLARAK, adı geçen tedavi yöntemine izin verilmemesinin uygun olacağı bildirilmiştir.

Konunun; Bakanlığımız görev alanı içerisinde bahse konu görüş çerçevesinde değerlendirileceği hususunu bilgilerinize sunar,

Sağlık ve esenlikler dileriz.”[2][3]

Şimdi tabloya bir bakalım.

Bern Sözleşmesi yunusları gösteri amaçlı bulunduramazsınız diyor.

Yunus gösteri merkezleri biz yunusla terapi yapıyoruz, “vallahi gösteri-mösteri yapmıyoruz, bu yunus denen deyyuslar şaklaban, insanoğlunu görünce soytarmaya başlıyorlar” diyor.

Sağlık Bakanlığı “yunus terapisi”ni sorduk, yok öyle bir şey, izin verilemez diyor.

Bern sözleşmesinin uygulayıcısı Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı bize ne kardeşim, ruhsatını biz mi veriyoruz, bizi yunusların nereden geldiği ilgilendiriyor, gerisini bir bilene sorun diyor.

Belediyelere sorarsanız, işyeri açma ruhsatı var adamın, biz gerisini bilmeyiz diyor.

Buyurun, çıkın içinden çıkabilirseniz.

Hatta gelin bir de T. C. Anayasası açısından bakalım mevcut duruma. Anayasanın 90. Maddesi aşağıdaki gibi:

“Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (Ek: 7.5.2004-5170/7 md.) Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.”

Şimdi, Bern Sözleşmesi ya da tam adıyla AVRUPA'NIN YABAN HAYATI VE YAŞAMA ORTAMLARINI KORUMA SÖZLEŞMESİ, adından ve imzalandığı yerden da anlaşılacağı üzere bir uluslarası anlaşma olsa gerek. Hatta ironik bir şekilde T.C. Çevre ve Orman Bakanlığı Özel Çevre Koruma Kurumu Başkanlığı internet sitesinde aynen şu ifade yer alıyor:

“T.C. Anayasası'nın antlaşmalarla ilgili 90. maddesinde "Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir" denmektedir. Dolayısıyla taraf olduğumuz antlaşma ve protokollerin Türk iç hukuk düzeninde sahip oldukları hukuki güç, en az Çevre Kanunu değerinde olup, bu sözleşmeler ulusal mevzuatımızın bir parçasıdır.”[4]

Bu kadar mı? Hayır. Bir de 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu var.

Ehl-i vukufa akıl vermek gibi olmasın ama;

Eğer kendi iradeleri ile istemediler ise vatozların iğnelerinin koparılması ya da nazikçe tıraşlanması 5299 sayılı kanunun 8. maddesine aykırı olsa gerek…

IUCN'e[5] göre “doğada soyu tükenme tehlikesi yüksek” (VU – vulnerable) olarak uluslararası tanımlaması yapılan, kırmızı listede yer alan ve akvaryumda istihdam edilen "Mustelus mustelus" köpekbalıklarının doğal yaşam ortamlarından koparılarak, yine doğal yaşam ortamlarına uygun olmayan şartlarda barındırılması, ticari amaçlarla kullanılması, teşhir edilmesi ve insanlarla aynı ortamda, hijyenik olmayan şartlarda yüzdürülmesi aynı kanunun 4. maddesine pek bir şiddetle muhalefet eder gibi görünmekte.

Denizde, doğal yaşam ortamında karanlıkta, kayalara gizlenerek yaşamını sürdüren mürenlerin güneşin ve günışığının altında teşhir edilmesi; yine doğal yaşam ortamında kumların altında saklanarak yaşamını sürdüren vatozların kum olmayan çıplak bir havuzda diğer köpekbalıklarıyla birlikte yüzdürülmesi de aynı kanunun aynı maddesine göre suç[6] değilse de kabahat unsuru oluşturuyor gibi…

Topal hukuk. Çünkü suç var, ceza yok. Kanun var mevzuat yok. Ceza var, uygulamacı yok. Yaşasın ileri demokrasi.

“Laissez faire, laissez passer, le monde va de lui meme.”[7]derken bu kadarını Adam Smith bile hayal edememiştir eminim…

Mesela, merak ediyorum, bir yunus gösteri merkezi nasıl açılır? Daha doğrusu hangi ruhsatla açılır? Merak ettik ya, sorduk Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı’na, dedik nasıl açılır yunus gösteri merkezi? Nasıl denetlenir? Nasıl belgelendirilir?

Yaşasın BİMER! Bilgi Edinme Yasası sayesinde aydınlanmanın sonu yok. Ama alacağınız yanıtlara karşı da hazırlıklı olmanızda fayda var. HAYTAP kanalıyla yapılan başvuruya Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı Koruma ve Kontrol Genel Müdürlüğü’nden gelen yanıt şöyle:

“Bakanlığımızın yunus gösteri ve terapi merkezlerinin açılma, çalışma, işletme, ruhsatlandırma vb işlemlerle ilgili herhangi bir yetki ve sorumluluğu bulunmamaktadır. Bu amaçla, ülkemizde bulunan yunus havuzlarına bu kapsamda herhangi bir izin verilmemiştir.”[8]

Demiştim, yine diyorum, buyurun, çıkın çıkabilirseniz bu işin içinden…

Son Söz

Selam olsun Balıkçı'ya[9], Sait Faik'e, Yaşar Kemal'e ve daha nicelerine! Selam olsun Topal Hasan'a, Nuri Ateş'e, Selim Balıkçı'ya, Medarı Maişet Motoru'nda ter döken tüm balıkçılara...

Milli eğitim müfredatından esirgenmiş, günlük yaşamdan soyutlanmış, varlığının rakı, balık ve manzaranın rantından öte anlamı kalmamış denizi anlatan tüm deniz ozanlarına selam olsun! Onlar da olmasalar nereden anlayabiliriz ki aslında bir deniz ülkesinde yaşar gideriz; deryanın içerisinde, deryadan bihaber balıklar misali.



[1] T.C. Edremit Kaymakamlığı Yaz İşleri Müdürlüğü, 7 Ocak 2011 tarih ve B054VLK4104401-498.01.03/115 numara ile kayıtlı İşleme Konulmama yazısından birebir alıntıdır.

[2] 11 Eylül 2010 tarihinde HAYTAP ve Yunuslara Özgürlük Platformunca Bilgi Edinme Kanunu kapsamında yapılan başvuruya 22 Aralık 2010 tarihinde verilen yanıt: “Yunus terapileri ile ilgili Ağustos, Eylül ve Ekim aylarında yapılan Bimer başvurularına T.C. Sağlık Bakanlığı, Bulaşıcı Olmayan Hastalıklar ve Kronik Durumlar Dairesi Başkanlığı'ndan bugün alınan aşağıdaki nihai cevapla yunus terapisiyle yapılan sözde tedavilere Bakanlık tarafından artık izin verilmeyeceği bildirilmiştir, konuyla ilgili yazışmalar bilgi için aşağıda dikkatinize sunulmaktadır.”

[3] Aynı tarihi taşıyan, yukarıdaki yanıta zemin oluşturan, Hacettepe Üniversitesi’nin konuyla ilgili görüşü.

[5] International Union for Conservation of Nature

[6] Söz konusu ileri demokrasi ülkesinde bu fiiller suç değil kabahat olarak tanımlanmakta.

[7] Adam Smith'ten çok önce Fransa Kralı 14. Louis'nin ekonomi danışmanı Jean Baptiste Colbert tarafından zamanın Fransa'sının iktisat politikalarını tanımlamak için söylenmiştir.

[8] İlgili bakanlığın B.12.0.KKG.0.17.01-330-08-60 sayı ve 11.01.2011 tarihli yanıt yazısı.

[9] Cevat Şakir Kabaağaçlı

Kadim Günlerin Unutulan Köprüleri

Aslında beyaz adamın tarih boyunca kendi kibiri ile kamaşan gözleri çoğu zaman olduğu gibi yine algısını bozmaktadır sadece. Ne delidir Kon Tiki ve halkı, ne de sanıldığı kadar gözüpek. Hala doğadan kopmamışlardır ve denizcidirler. Deniz yepyeni ufuklara dek uzanan bir köprüdür onlar için. Yeni dünyalara, yeni yaşamlara açılan kapı.

Güney Amerika boyunca neredeyse dilediğiniz yerden girebilirsiniz bu köprüye. Ortalama 50 mil açıkta yakalayacağınız Humbolt akıntısı ve hakim Alize rüzgarları el ele verip sizi Pasifik adalarına doğru taşıyacaktır.

Yüzlerce yıl sonra Thor Heyerdahl ve arkadaşları sadece İnka yerlilerine öykünen salları Kon Tiki ile değil, izledikleri yol ile de belki de binlerce yıldır bilinen bir ufka yelken açıyorlardı. O denli emindi ki Heyerdahl bu kadim rotadan, çevresindeki tüm kurt denizcilerin uyarılarına karşın kendisi gibi denizcilikle neredeyse alakası olmayan 5 arkadaşı ile Callao’dan (Peru) yola çıktı pae-pae’si Kon Tiki ile.

Nasıl olur da altı tane aklı başında adam, hatta bilim adamı, 9 balsa kütüğünden oluşan bir salın üzerine kendini Pasifik okyanusuna bırakır? Hadi bu altı adamın aklından zoru vardır, peki ya Eric de Bisschop ve dört arkadaşı? Carlos Caraveda Arca? Hele ki yetmiş yaşında tek başına kendini denizin koynuna bırakan William Willis? Beş metrelik bir Zodiac botla yola çıkarak 65 günde Atlantik okyanusunu aşan Alain Bombard? Mormon anlatılarından esinlenerek 35 yılını denizlerde geçiren Devere Baker?


Thor Heyerdahl ile başlayalım. Fatu Hiva’da çiçeği burnunda bir bilim adamıyken daha kafasını kurcalayan bir soru vardır Heyerdahl’in; “Kimdir gerçekte bu ada halkları? Nereden gelmişlerdir bu en yakın anakaraya binlerce mil mesafedeki ıssız adalara?”.

Fatu Hiva’da geçirdiği günler boyunca Kon Tiki’nin, yani ada yerlilerinin ataları olarak kabul ettiği Güneş Tanrı’nın ya da O’nun bir kralının öyküsüdür binlerce yıl ateş başında dilden dile anlatılarak bugüne taşınan. Güneşin doğduğu yerden sallarla çıkmışlardır yola. Yani bu adaların yerlilerinin büyük büyükbabaları ya deliydiler, ya da fazlaca gözüpek!

Aslında beyaz adamın tarih boyunca kendi kibiri ile kamaşan gözleri çoğu zaman olduğu gibi yine algısını bozmaktadır sadece. Ne delidir Kon Tiki ve halkı, ne de sanıldığı kadar gözüpek. Hala doğadan kopmamışlardır ve denizcidirler. Deniz yepyeni ufuklara dek uzanan bir köprüdür onlar için. Yeni dünyalara, yeni yaşamlara açılan kapı.

Güney Amerika boyunca neredeyse dilediğiniz yerden girebilirsiniz bu köprüye. Ortalama 50 mil açıkta yakalayacağınız Humbolt akıntısı ve hakim Alize rüzgarları el ele verip sizi Pasifik adalarına doğru taşıyacaktır.

Yüzlerce yıl sonra Thor Heyerdahl ve arkadaşları sadece İnka yerlilerine öykünen salları Kon Tiki ile değil, izledikleri yol ile de belki de binlerce yıldır bilinen bir ufka yelken açıyorlardı. O denli emindi ki Heyerdahl bu kadim rotadan, çevresindeki tüm kurt denizcilerin uyarılarına karşın kendisi gibi denizcilikle neredeyse alakası olmayan 5 arkadaşı ile Callao’dan (Peru) yola çıktı pae-pae’si Kon Tiki ile.

Kimler, neler dememişti ki! Balsalar birkaç haftada su çekecek ve batacaktı. Dev dalgalar balsa kütükleri kibrit çöpleri gibi kıracak, o da olmadı sürtünmekten bıkan halatlar kopacak ve Kon Tiki darmadağın olacaktı!

Bakın şu balsa kütüklerinin inadına ki, o kadar denizciyi ve bilim adamını haksız çıkarttığı yetmiyormuş gibi kadim günlerin İnkalı denizcilerini de haklı çıkardı. 101 gün süren yolculuğun sonunda kendi özsuyu sayesinde hiç de beklendiği gibi su çekmeyen balsa kütükleri hala yüzmekteydi. Okyanusun dev dalgaları kütükleri birer kibrit çöpü gibi kırmak şöyle dursun, her seferinde girip altına nazikçe yükseklere çıkarmakta ve yine zarifçe kayarak bir sonraki dalgayı beklemesine yardımcı olmaktaydı. Çünkü Kon Tiki bilmem kaç beygirlik bir motoryat gibi denize karşı değil, tamamen denizle birlikte hareket etmekteydi. Hatta soylu deniz ya el veriyor ya da ciddiye bile almıyordu onu.

 

İyi de bir avuç maceraperest bilim adamının Pasifik macerasından kime ne diyebilirsiniz. Ya da bize ne faydası vardır 101 günlük Pasifik yolculuğunun?

Yanıtlamadan önce bir de Alain Bombard’ın hikayesine göz atmalı. Denizde mahsur kalan kazazedelerin sadece denizin verdikleri ile hayatta kalabileceğine fena halde inandırmıştır kendini Alain Bombard. O da bir denizci değil, hekimdir. En sonunda biner bir Zodiac bota, açar yelkeni, ver elini Atlantik… Günde maksimum yarım litre deniz suyu, çiğ balık… ve deniz ne getirdiyse yeterlidir. Ama belki de daha da önemlisi Kon Tiki’nin kullandığına benzer bir köprü de Bombard’ın önünde uzanmaktadır. Kanarya adalarından ayrılıp Ticaret Rüzgarlarını aldın mı arkana; ver elini Karayipler. 65 günlük yolculuğun sonunda her ne kadar 30 kilo kaybetmiş olsa da yanına yiyecek ve su almadan yola çıkan Bombard, Barbados sahilinde karaya ayak basacaktır.

Yetmişbir yaşında bir adam, William Willis, Callao’dan tek başına yola çıkar, altında kendi yaptığı salı Age Unlimited. 9 yıl önce, 1954 yılında The Seven Little Sisters adlı balsa salıyla tek başına aynı yerden çıkarak 115 gün ve 6700 mil süren bir yolculuğun ardından Samoa Adalarına varmıştır. Age Unlimited ile bir baştan diğerine aşmaya hazırlanmaktadır Pasifik okyanusunu. Avustralya kıyılarına vardığında 11.000 mili ve 204 günü geride bırakacaktır. “Ruhani bir yolculuk benim ki” der Willis, insanoğlunun sınırlarını arar. İlk bakışta zırdeli bir ihtiyar görebilirsiniz karşınızda, oysa O kendini doğanın bir parçası olarak gören bir denizcidir sadece. O da aynı köprüyü kullanır; denizi. Bilir ki hakim rüzgarlar ve akıntılar vardır hem önünde hem ardında ve ağır ama kararlı bir şekilde taşıyacaktır onu hedefine.

Yer yine Peru, Callao 1965. Bu kez Carlos Caraveda Arca çözer palamarı Humbolt akıntısına doğru. Kendi kültürünün elçisi olarak açılır Pasifik okyanusuna, binlerce yıldır atalarının yaptığı gibi keser balsa kütüklerini, aynı Onlar gibi kutsar her bir kütüğü, onlar gibi liflerle bağlar kütükleri birbirine ve pae-pae’si bittiğinde onların izlediği rotaya bırakır kendini. Neredeyse tüm Pasifik adalarını gezer pae pae’siyle.

Karanlık bir müze ofisinde adeta dalga geçercesine “İnkalar hiçbir zaman sallarla Pasifik okyanusuna açılmadılar, ama siz isterseniz kendi salınızla gidebilirsiniz” der bir uzman Heyerdahl’e. Farkında olmadan yıllarca üzerinde çalıştığı tezi geri çeviren bir bilim adamı aynı zamanda ömrü boyunca sürecek çılgın yolculukların de fitilini ateşlemektedir aslında. 1978 yılına gelindiğinde Heyerdahl tüm okyanuslara açılmıştır. Kon Tiki Ekspedisyonu ile Güney Amerika-Pasifik Adaları, Ra Ekspedisyonu ile Afrika-Amerika ve Tigris Ekspedisyonu ile Ortadoğu-Uzakdoğu arasında beyaz adamın görmemekte direndiği köprüleri kullanacaktır.  Sürekli yollarda geçen yaşamının sonunda Heyerdahl, tarih boyunca denizin dünya halkları arasında sanıldığı gibi engel değil aksine bir köprü olduğuna dair destansı günceler bırakacaktır ardında...

Soruyu tekrarlayalım; bir avuç maceraperest bilim adamının Pasifik macerasından kime ne? Bize ne faydası vardır 101 günlük Pasifik yolculuğunun?

Sonra uzatıp kafamızı şöyle bir çevremize bakalım. Ya da açalım interneti, her yanı dantel gibi denizlerle örülmüş Türkiye haritasına bakalım. İstanbul’a bakalım, İstanbul’un destansı tarihine. Deniz ve deniz ticareti ile varolmuş Şehr-i İstanbul’a.

Salların altınçağında ilk bakışta gözüpek maceraperestler gibi görünen bir avuç adam denize güvendi. Kadim halklara, onların denizcilik bilgilerine güvendi. Başta Thor Heyerdahl olmak üzere William Willis, Eric de Bisschop, Alain Bombard, Carlos Caraveda Arca, Devere Baker… denize karşı değil, denizle birlikte hareket eden sallarıyla insanlık tarihinde bir küçük zaman yolculuğuna çıkarak kadim halkların köprülerini kullandılar. Dört bir tarafımızda varolan, inatla görmezden geldiğimiz köprüleri…

Saygıyla!

Hakan Tiryaki, Vira Dergisi 2010

Marmara'nın gerçek paşası...

Fotoğraf: Serhat Özşen

O en büyük (tonaj olarak), en yaşlı, en hızlı olduğu için değil, en zarifi olduğu için sevgilisi olmuştur Marmara'nın. Ve hala "en"lerini korumaktadır. 1952 yılından bu yana İstanbul'dan doğru Marmara sularında binlerce seferle milyonlarca insanı taşımıştır aralıksız. Fatih, Kadıköy ve Beyoğlu gibi yeni yetme "hi-tec" vapurlara bıyık altından gülercesine süzülmeye devam ediyor hala Marmara sularında.

Savaşa niyet kızağa biner, 1952 yılında İstanbul'a kısmet suya iner Paşabahçe. Rivayete göre İtalyanların svaşın bitmesiyle ne yapacaklarını şaşırdığı omurga-posta yığını, "bahçe" sınıfı vapur arayışındaki Türkiye'den gelen siparişle bir gecede savaş gemisi yerine bir şehir hatları vapuruna dönüştürülüveriyor. 1 Temmuz'da patlatılan şampanyanın ardından Paşa, alışılageldik römorkörlerle çekilerek değil, 3200 beygirlik kendi makineleri ile 2,5 günlük yolculukla doğum yeri Taranto'dan ömrünün kalanını geçireceği İstanbul'a varıyor.

Üst katlarında yer alan açık yaz bahçesi ve ön ölümlerinde yer alan yarı açık kış bahçeleri nedeniyle "bahçe" sınıfı olarak adlandırılan serinin diğer vapurlarından Fenerbahçe ve Dolmabahçe artık seferde değil. Yakın zamanda Koç Müzesi'ne bağlanan Fenerbahçe'nin aksine Dolmabahçe 1994 yılında hurdaya çıkmaktan kurtulamadı. 1989 ve 1990 yıllarında Haliç Tersanesi'nde yapılarak filoya eklenen -ve sert hatlarıyla çok tartışılan- Fahri Korutürk ve Bahçekapı (adı daha sonra Emin Kul olarak değiştirildi) varpurları da bu sınıfa dahil edilmişlerdir.

Tekrar Paşa'ya dönersek; öncelikle büyüktür. Ama daha önemlisi Ufukta görülüp de biraz seçilmeye başlandığında hemen ayırt edilmesini sağlayan özellikleri vardır aşa'nın. En başta direğinde yer alan sahanlık ya da devasa boyutları ama bu boyutlara karşın bir kuğu kadar zarif oluşu. Hele ki üst kata çıkan merdeiven sahanlığında alışıldık künye alanında yer alan Artemis figürü onu eşsiz kılan özelliklerinden biridir. Bir de üzerine makine dairesinde, tam da devir satlerinin arasınd yer alan bir çelik kalp figürü son derece naif bir detaydır. Üstkatlara ulaşımı merdiven alanlarının darlığından biraz eziyet gibi gelse de en üst açık güverteye bacanın içinden çıkılıyor olması da yine Paşa'ya özgü bir ayrıntıdır.

Fotoğraf: Murat Koraltürk (wowTURKEY)

Teknik bir detaydan da bahsetmeden geçmemek gerekir ki bu vapurları kullanmış ve kullanan kaptanların hakkını verebilelim. Öncelikle her ne kadar Fenerbahçe ve Dolmabahçe'de olduğu gibi Paşabahçe'de de Sulzer marka dizel makineler kullanılmış olmasına karşın arada küçük bir fark vardır. Fenerbahçe ve Dolmabahçe'nin makineleri Sulzer lisans ile İskoçya'da üretilmişken Paşa'nın makinesi orijinal Sulzer etiketini taşımaktadır. Dönemin Sulzer makineleri iki zamanlıdır ancak şanzımanı yoktur. Bu nedenle tornistan yapılması gerektiğinde makineler stop edilerek pistonlara basınçlı hava pompalanarak motorlar ters yönde çalıştırılır. Bu durum sıcak motor yataklarına soğuk hava pompalanması sonucu motor ömrünün kısalmasına neden olmaktadır. Nitekim Dolmabahçe'yi 1994 yılında Aliağa'da sökümle biten yolculuğuna taşıyan sorun da motor bloğundaki çatlak olmuştur.

Bugünlerde Paşa'nın akibeti de merak konusudur. Deniz kültüründen yoksun bir topluma hizmet veren vapurların canlı birer organizma gibi olduklarını anlamalarını özellikle yerel yönetimlerden beklemek br nebze hayalcilik olacaktır. Öyle ki nasıl bir insanın adını kafanıza göre değiştiremezseniz bir deniz aracının adını da yine kafanıza göre değiştiremezsiniz. Hal böyle olunca ne yapacaklar Paşa'yı diye düşünmek yerine ne yapsak Paşa'yı diye düşünerek önceden harekete geçmek en doğrusu olacaktır. Müze, kültür merkezi ilk akla gelen alternatifler. Tabi bu alternatifleri ve diğerlerini gerçekçi bir bakış açısıyla, uygulanabilir ve daha önemlisi sürdürülebilir projeler olarak yaşam geçirmek daha tatsız bir sona sebep olmamak adına büyük önem taşımaktadır. Bir zamanların diğer bir efsane gemisi M/V Akdeniz'in Tuzla'daki içler acısı halinden çıkartılacak fazlaca ders söz konusudur. Kanaatimce geniş katılımlı bir platform başta Paşabahçe olmak üzere Şehirhatları mirasının nasıl değerlendirileceğine dair projeler üretmek üzere bir araya gelmelidir. Bu yazıyı hazırlarken de faydalandığım wowTURKEY.com bu platform için doğru bir adres olabilir.

Kaynak: wowTURKEY, Wikipedia, Haydarpaşa İskelesi'nde geçen çocukluk günleri, Marmara'da geçen kırk yıl...

Fotoğraf: Ali Bozoğlu

 

Pavli Adası, Yassıada, M/V Akdeniz

Belki bin yıl olmuş Tuzla’ya gitmeyeli. Öyle tuhaf bir kent ki şu Şehr-i İstanbul, bir taraflarını sürekli unutuyorsunuz. Derken bir gün yolunuz düştüğünde beyninizden vurulmuşa dönüyorsunuz. Babamın o zaman ki adıyla Denizcilik Bankası’ndaki memuriyet günlerinde yaz gelince hafta sonu eğlencemiz değişmezdi; Pavli adası. Kıyıdan birkaç yüz metrelik –belki o kadar bile yoktu da ben çok küçüktüm- bir mendirekle geçilen mini minnacık bir adacıktı Pavli. Billur gibi suyu, koca koca karagözleri, yandan çarklı pavuryaları ile bir çeşit cennetti benim için. Şimdilerde gülümseten ilkel maskelerimizi kafamıza takınca büyülü bir pencereden bambaşka bir dünyaya bakardık. Biraz ürkek, biraz temkinli ama kesinlikle büyülenmiş, bir palyaço balığı kadar meraklı…

Dedim ya, bin yıl sonra Tuzla’ya düştü yolum. Dedim uzaktan da olsa görürüm Pavli adasını. Ne de olsa mini minnacıkta olsa ada sonuçta, nereye gider ki? Yol boyunca hafızamı didikledim, tanıdık bir şeyler aradım, nafile. Burası bambaşka bir dünya, ama yine de nereye gider ki bir ada? Yerlisine sorayım dedim ama sonra bende güldüm bu saçma düşünceye; İstanbul’un hatta Tuzla’nın yerlisi. Şaka gibi… Uzun lafın kısası bulamadım.

 


 

Bizans döneminde aristokratların yazlık mekanı olarak kullanılmış, bir dönem Nazım Hikmet’in rivayete göre “muhalif TKP”’yi kurmak için konferans düzenlediği, yıllarca Denizcilik Bankası’nın mütevazi sosyal tesisi olarak çalışanlarına –ve çocuklarına- hizmet vermiş, istakozları, bıçkın pavuryaları, tepsi gibi karagözleri ile bir minik adacık sırra kadem basmış, gitmiş… Olacak şey değil.

Döner dönmez oturup insanlık tarihinin en mucizevi buluşunun başına, Google denen şeytan icadında buldum çocukluğumun Pavli Adası’ndan geriye kalanı. Depremden sonra tersane ile birlikte mülkiyeti Tersane Komutanlığı’na geçince üzerine doğal olarak bir lojman ve gerekli tesisler yapılmış Pavli’nin ya da bilinen en eski adıyla Mavronosi’nin. Zaten geçen yıllar içinde çoktan alıp başını gitmiş karagözler, istakozlar, yandan çarklı pavuryalar… Aklı olan canlı kalır mı bu tekinsiz, sahipsiz sularda?

Tabi uzun yıllar gitmediğiniz bir noktasına gidiyorsanız Şehr-i İstanbul’un bu kadarla kurtulamazsınız. Alacakaranlıkla girdim Tuzla’ya, ama ne Tuzla! Ne zaman, nasıl oldu bitti, ben neredeydim, biz neredeydik, herkes neredeydi? Tabi daha bu sorular bir iki tur atamadan zihnimde günün asıl şokuyla karşılaştım; M/V Akdeniz.

Olgunluk döneminde tanışmıştım Akdeniz gemisiyle. Ankara feribotu Polonya’dan henüz gelmiş güncel görünümüyle arz-ı endam ederken bıyık altından gülümsüyor gibi gelirdi bana Akdeniz. Otuzlu yaşlarındaydı ama bilen bilir, filinta gibiydi.

 


 

Karaköy’den palamarı çözüp doğruca İzmir’e, oradan Çeşme, Bodrum, Marmaris, Fethiye, Alanya, Antalya… on gün boyunca inanılmaz bir yolculuk yapardık Akdeniz gemisiyle. İsimlerini artık hatırlayamadığım güleryüzlü mürettebatı, bambaşka bir yazının konusu olabilecek daimi müşteri Filozof Mustafa’sı, ambardan bozma havuzu, horlama sesinden yaklaşamadığınız “yataklı güvertesi”… 87 yazı olsa gerek, Gipsy Kings yeni icat olmuş, aylardan Temmuz… Temmuz akşamı, güvertede flamenko ve ayışığıyla sarmaş dolaş dans ederek yolculuk ettiniz mi hiç? Yerli aşk gemimizdi bizim, yüzen otelimiz, hatta adamızdı. Her sabah yeni bir limanda uyandığımız düş gemimizdi…

İşte şimdi o düş gemisi, bordasından denize doğru genişleyerek artan pas lekeleri ile, terkedilmiş bir halde, alacakaranlığında etkisiyle bir hayalet gemi olarak duruyor karşımda. 1955 yılında mavi sularla buluşan, 1997 yılında İ.T.Ü. Denizcilik Fakültesi’ne devredilen yaşlı Akdeniz gemisi. Hatta çökmüş Akdeniz gemisi. Hani o olgunluk döneminde tanıştığım filinta gibi gemi şimdi neredeyse sökülmeyi bekliyor.

Akdeniz gemisinden en son gelen haber 2005 yılında bağlı bulunduğu yerde bakımsızlıktan, ödeneksizlikten batma tehlikesi ile yüzyüze geldiği. Oysa nasıl da gıpta etmiştim o gemide eğitim alacaklarını düşündüğüm teknik üniversiteli öğrencilere, düşünsenize, dersliğiniz M/V Akdeniz, yani düş gemisi…

Aslına bakarsanız tekneler canlı organizmalardır, sizinle birlikte yaşarlar, yaşattığınız sürece yaşarlar. Mesela, bir teknenin ya da geminin adını değiştiremezsiniz kafanıza göre, ilk bakışta saçma gelebilir ama dedim ya, onlar etten kemikten olmasalar da canlı organizmalardır. Bu yaştan sonra ha birisi bana senin adın bundan sonra İsmet olsun demiş, ha yılların Sedefadası vapurunun adını Prof. Dr. Aykut Barka olarak değiştirmişsiniz, arada hiçbir fark yoktur aslında. Ama tabi denizle, denizcilikle biraz olsun ilişkiniz varsa. Aksi durumda, en kestirme yoldan onore etmek için insanları adlarını verirsiniz o adla doğmuş, o adla yaşamış vapurlara.

Alışmışız bir kere, dibini dinamitliyoruz denize dair ne varsa. Hatta neredeyse tahammül edemiyoruz. Bir Yassıada var ki hepi topu 7-8 mil mesafede, denizinde balık çiftliği, kıyısında pavyon tekneler, toprağında sonuna kadar Vandalizm. Önce dalıcılar Yassıada Mahkemeleri’nin yapıldığı spor salonunu parkelerini yakıp sucuk ekmek yediler yıllarca. Derken varoş bıçkınları ve tombul Slavları çıka geldi. Bir fuhuş merkezine çevirdiler adayı. Yetmedi, zaten harabeye dönmüş binalarını daha da tahrip etmeye koyuldular. Tavşanlarını vurup, duvarlarını silahlarıyla delik deşik ettiler. Her noktasından yaşam fışkıran denizi balık çiftliği ile taçlandı. Hem de sit alanında, hem de İstanbul liman sahası içinde, hem de mülkiyeti Milli Savunma Bakanlığı’na ait Yassıada’da.

 

 

Pavli adasında lojman, Yassıada’da balık çiftliği, biraz daha gayret edersek Sivriada’dan geriye zaten bir şey kalmayacak… Ne demek olduğunu bilenler için efsane Fairfield’lardan bir tanesi “düğün salonu” olacak, ona bile sevinir olduk, öyle böyle yaşamaya devam edecek diye. M/V Akdeniz yattığı yerde ne kadar daha dayanabileceği üzerine bir bilimsel araştırmanın konusu… Plajı doldurup park yapıyoruz, sonra kamyonlar dolusu kum taşıyıp tekrar plaj.

Dedim ya başında da tuhaf bir şehir şu İstanbul. Her neresinde olursanız olun istediğiniz zaman denize ulaşabileceğinizi bilerek yaşarsınız. Ama ne zaman ki deniz kenarına geldiniz, eğer bir deniz insanıysanız keyfine varamazsınız. Öfkeyle dolarsınız. Bir şeyler yapmak istersiniz, nereden başlayacağınızı bilemezsiniz. Ve hep aynı soruyu sorarsınız; bu kadar mı azız?

Hakan Tiryaki
Vira Dergisi, 2008

Propontis’ten Marmara’ya…

Her fırsatta “dünyanın bütün denizleri bir tarafa, Marmara bir tarafa” derim de gülerler hep bana. İlk bakışta abartılı bulabilirsiniz, anlarım. Ama her şey gibi Marmara’yı da gerçekten anlayabilmek, kavrayabilmek için ona yakından bakmanız, zaman ayırmanız ve az da olsa emek harcamanız gerekir. Fakat bunları yaptığınızda her fırsatta kıyısında, sularının altında, adalarında olmak isteyeceğiniz mucizevi bir deniz buluverirsiniz karşınızda…

Doğrusunu isterseniz sadece istatistikler dahi kanıtıdır Marmara Denizi’nin ne denli büyüleyici bir deniz olduğunun. 11.350 kilometrekarelik varlığının etrafını çeviren 67.000 kilometrekarelik Marmara Bölgesi ülkenin toplam yüzölçümünün %8,5’una karşılık gelir.[1] Nüfus açısından bakıldığında aynı küçük bölge 25.000.000’u bulan nüfusu ile ülke nüfusunun neredeyse 1/3’ünü barındırır[2]. Peki neden yeşilin her tonuyla örülü Karadeniz değil de ya da Akdeniz’in mavisi değil de bu mütevazı denizin çevresidir koskoca bir ülkenin cazibe merkezi?

İlk akla gelen İstanbul olabilir. O zaman da şu soruyu sormak gerekir; neden Akdeniz’in incisi Antalya ya da Ege’nin gözbebeği İzmir değil de İstanbul sorusunu yanıtlamak gerekir. Oysa Strabon’un[3] sayfalarca anlattığı Troia karşısında Byzantion’a sadece bir paragrafla yer vermesi, yazara ve döneme göre önemi hakkında ipucu vermeye yeterli olacaktır. Oysa Marmara’yı anlatan sayfalarda Mürefte’nin şarabını, Marmara Adası’nın Propontis’e[4] hala kullandığımız adını verdiği dillere destan mermerlerini[5]… daha nice bilgi bulabilirsiniz.

Uzun lafın kısası, Marmara bölgesini farklı kılan da, İstanbul’u tüm zamanların en benzersiz kenti yapan da aynı soylu denizdir, Marmara’dır.

Peki Marmara’yı farklı kılan nedir?

Bu sorunun yanıtlayabilmek için önce biraz Marmara sularının altına göz atmak yerinde olacaktır.

Mucize deniz…

Dışardan bakınca algılanamayabilir ama iki ayrı denizdir Marmara; ya da iki farklı denizin III. Jeolojik Zamanın sonlarından başlayan beraberliği. Sessiz sedasız Akdeniz’in suları bir nehir misali akar Marmara’nın altından Karadeniz’e. Yüzeyde ise daha yüksek seviyeli Karadeniz’in suları tekrar Akdeniz’e doğru akar gider. Mevsiminde ve hava koşullarına göre farklılık gösterse de yaklaşık 20 metrenin altına inildiğinde bambaşka bir manzara karşılar sizi Marmara’da.

Çanakkale Boğazı’ndan Karadeniz’e yaklaşık 2,5 aylık bir yolculuğun sonunda ulaşan Akdeniz’in daha tuzlu suları (%0,38-0,39) Marmara’da bambaşka bir faunaya ev sahipliği yapar. Görüşün neredeyse her daim billur gibi net, sıcaklığın en derin yerinden 75 metre derinliğe kadar ortalama 14,2 °C… Yüzeyde sıcaklığı mevsimlere göre 6-21 °C arasında değişen, Karadeniz’in az tuzlu (%0,16-0,18) suları ve sonuç olarak tamamen özgün bir ekosistem.

Sıcaklık farklarından oluşan termoklin tabakalarının yanı sıra tuzluluk oranlarının farkı da piknoklin tabakalarının oluşumuna sebep olmakta. Bu durum alt ve üst tabakaların karışmalarını sınırlarken, aynı zamanda birbirinden farklı özelliklere sahip iki tabakanın oluşumuna neden olmakta.

Diğer taraftan Akdeniz’de 1000 metre derinliklerde bile %70’lerle ifade edilen Oksijen doygunluğu, Marmara’da 25-30 metre derinliklerin altında kalan tabakada ancak %20-30 seviyelerinde.[6]

Akdeniz sularının Cebelitarık Boğazı kanalıyla yenilenme zamanının 70 yıl, Karadeniz’in 700-900 yıl, Batlık Denizinin ise 2500 yıl olduğundan hareketle sadece 6-7 yılda alt tabaka sularının yenilenebilmesi Marmara’yı özel kılan önemli özelliklerinden bir diğeri. Bu kadar kısa yenilenme zamanına karşılık, alt tabaka sularında gözlenen düşük oksijen doygunluğu (% 20-30), Marmara Denizi’ne organik madde girdisinin oldukça yüksek olmasından dolayıdır.[7]

Grafik 1 Marmara Denizi’nde Çözünmüş Oksiyen Oranı (mlg/l)[8]

Grafik 1

Bugünü yorumlamadan önce geçmişe bir göz atmak yerinde olacaktır.

Petrus Gyllius’un[9] Boğazı

16. yüzyılın ortasında öyle bir İstanbul, öyle bir Marmara anlatır ki Petrus Gyllius, insan insanlığından utanıyor. Öyle bir şehir düşünün ki balıkları daha yüzyıllar önce, antik dönemde kitaplar konu olmuş. Hatta balıklarını avlamak için balıkçı olmanız bile gerekmiyor; kadınlar sepetlerle evlerinin pencerelerinden balık tutabiliyor.

Ya da Prokopios’a kulak verin, size bambaşka bir Haliç tasvir etsin:[10]

“Dalgalar gürültüyle yükselip taşlara çarpmazlar ve denizde olduğu gibi gürüldeyerek köpüklere bölünmezler; su, alçakgönüllülükle ilerler, sessizce karaya dokunur ve dinginlikle geriye çekilir.”

Marmara’nın dillere destan, kitaplara konu olan su ürünleri zenginliği son yüzyılın özellikle son çeyreğinde dramatik bir şekilde tersine dönmüş, 1975’lere kadar Marmara Denizi su ürünleri endüstrisinde önemli rol oynayan balık türlerinin sayısı 127 kadarken, halen bu sayı 4-5’e kadar düşmüş, 1989 senesinden itibaren Marmara Denizi su ürünleri (balık) üretiminde yalnızca istavrit %80'in üzerinde bir paya ulaşmıştır. Marmara'nın tüm Türkiye su ürünleri üretimindeki katkısı da, %22'lerden %6'lara kadar düşmüştür.

Sadece balıkları ve balıkçılığını mı kaybetti Marmara? Neredeyse 30 yaş üzeri tüm jenerasyonların “benim zamanımda buralar” betimlemesi ile başlıyor Marmara’ya dair anlatıları; 50 yılı aşkın bir süredir sorunlar aynı ve herkes biliyor ancak Barbuncu Topal Hasan[11] gibiler yetişemiyor bir türlü. Evet, geçmiş günlerin nostaljik plajları tekrar açılıyor, görece gelişmeler oluyor gibi ilk bakışta. Ancak bir türlü denizle barışamıyor, tekrar deniz halkı olamıyor Marmara insanı.

Bir yanda arıtma tesisleri yapılırken, İstanbul’un plajları yeniden açılırken diğer tarafta hala sualtından el arabaları, aküler, pisuvarlar, oto lastikleri topluyor STH Gönüllüleri.[12] Sadece Harem sahilinden STH Harem Projesi[13] kapsamında çıkartılan katı atık sayısı 15.000 parçayı aşıyor. 1953 yılına kadar toplanan çöpün yerel yönetim eliyle denize döküldüğü[14] kent bir türlü barışamıyor deniziyle.

Bugün hala Marmara’nın güneyi hiçbir arıtma olmaksızın atık sularını Marmara Denizi’ne bırakmakta; koskoca İstanbul dahi atık sularını Akdeniz suyuna verip Karadeniz’in zaten Oksijen’den nasibini alamamış derinliklerine boca etmekte. İstanbul Boğazı’nın derinlikleri İstanbul’un ve Marmara’nın yüküyle canlılar için yaşanabilir olmaktan her geçen gün daha da uzaklaşmakta.

Marmara’da dalmak…

Marmara’nın sualtı söz konusu olduğunda iki ayrı tabloya hazırlıklı olmalısınız.

Adalar çevresinde, özellikle Yassıada, Hayırsızada ve Neandros sularında bambaşka bir sualtı zenginliği karşılar sizi. Gördüklerinize inanamazsınız. Yassıada’da bir gece dalışında Domuzköpekbalığıyla karşılaşabilir, gündüz dinlenen bir kalkan görebilirsiniz. Her üç adanın da Akdeniz sularını barındıran katmanlarına indiğinizde görüş, mercanlar, egzotik denizyıldızları, gorgonlar, çeşit çeşit anemonlar, şakayıklar… varoluş algınızın fayda ya da ekonomik değer süzgecini devre dışı bıraktığınızda çılgın bir tür çeşitliliği saracaktır etrafınızı.

Dalış endüstrisi Türkiye’de henüz emekleme aşamasına bile gelemediğinden heba olan bir potansiyeldir Marmara’nın sualtı. Hele ki bir de binlerce yıllık deniz ticaret yolu üzerinde yer aldığını düşünürseniz dünyanın sayılı dalış bölgelerinden biri olmaması için hiçbir engel yoktur aslında. Oysa henüz ne batık envanterimiz var, ne dalış noktası hatta rekreasyonel dalış tanımımız. Oysa basit bir örnek aydınlatıcı olabilir: Gubal Strait çıkışında yatan bir Thistlegorm batığı tek başına Büyük Piramit’ten fazla gelir sağlamaktadır Mısır ekonomisine…

Gelelim diğer yüzüne.

Tüm iskele alanları halihazırda yüzlerce ÖTL (Ömrünü Tamamlamış Lastik) ile kaplanmış durumda. Kabaca bir hesapla sadece İstanbul sularında binlercesinin yaklaşık 450 yıl sürecek çözünme süreçlerinin henüz başında olduğunu düşünün. Her birinin çözünürken hidrokarbonun yanı sıra oniki farklı ağır metali de denizel ortama bırakmakta olduğunu. Konuyu daha da trajikomik hale getirmek adına 2006 Kasım’ında Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından Ömrünü Tamamlamış Lastiklerin Kontrolü Hakkında Yönetmelik yayınlandığını ve 2007 yılı Ocak ayında yürürlüğe girdiğini belirtelim.

Şimdi öyle bir ülke düşünün ki, ÖTL tehlikelidir diye bir yönetmelik çıkartıp, her açıdan kontrol altına alsın, ama denizlerdeki kullanımı aklına bile gelmesin… hatta iskelelerde takoz olarak kullanımını geri kazanım lisansının dahi kapsamı dışında tutarak tamamen kontrolsüz bıraksın. Ülkemizdeki sayısız örnekten sadece bir tanesidir bu. Ankara’dan bakınca deniz görülmemektedir.

Bir trajik örnek daha verelim.

Tür çeşitliliğinin belki de en yüksek olduğu, her noktasından yaşam fışkıran faunasıyla sualtı turizminim, denizel yaşamın… varoluşun gözbebeği Yassıada’da neler olup bittiğinden kaç kişinin haberi vardır?

2003 yılında sit alanı ilan edilen, İstanbul liman sahası içerisinde yer alan sualtı cenneti Yassıada 2008 yılında bir balık çiftliği ile taçlandırıldı. Hem de canlılığın en yüksek ancak akıntının neredeyse hiç olmadığı bir noktada; İstanbullu dalıcıların yıllardır bıkmadan, usanmadan daldıkları noktada…

Uzun lafın kısası, elimizde mucize bir deniz, denizden bihaber iktidarlar ve denizin dört bir tarafını çevirmiş topraksoylu bir halk var.

Marmara hala yaşıyor. Hatta her yıl bir yarışma düzenleniyor sularında: “Her Şeye Rağmen Yaşayan Marmara”[15]

Marmara bize rağmen yaşıyor. Kendi mucizesi sayesinde varolmaya devam ediyor.

Oysa biz hala onun mucizesinden bihaber yaşadığımız yetmiyormuş gibi belki de mucizesini yok edecek mesnetsiz projeler üretmeye çabalıyoruz, Kanal İstanbul gibi. Oysa tek yapmamız gereken ondan biraz olsun elimizi çekmemiz, biraz olsun zaman tanımamız.

Kanal İstanbul gibi bir projeyi göze alan bir iktidar söz konusu projenin maliyetinin bilmem kaçta biriyle tüm bölgenin kanalizasyon altyapısını çözemez mi?

Hakan Tiryaki

Kaynakça:

[1] Vikipedi Özgür Ansiklopedi (Ayşegül Celepoğlu Türkiye 2007)

[2] TUİK 2009 verilerine göre.

[3] Geographika,Strabon (M.Ö. 64 – M.S. 24)

[4] Marmara Denizin’ne antik dönemde verilen isim.

[5] Hellence “marmaros=mermer”

[6] Ebru Akkaya, MARMARA DENİZİNİN MEVCUT KİRLENME DURUMU VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

[7] Ebru Akkaya, MARMARA DENİZİNİN MEVCUT KİRLENME DURUMU VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

[8] Levent Artüz, MARMARA DENİZİNDE SÜREGELEN KARASAL KÖKENLİ KİRLENMENİN KÖKENİ ve BOYUTLARI

[9] Petrus Gyllius (ya da Pierre Gilles) 1490-1555 yılları arasında yaşamış Fransız bilim adamı, çevirmen, topoğraf. 1544-1547 yılları arasında İstanbul’da görev yapmış, İstanbul Boğazı adıyla dilimize çevrilen eseri halen referans olma özelliğini korumayı başarmıştır.

[10] Prokopios, İstanbul’da Justinianus Döneminde Yapılar, Arkeoloji ve Sanat Yayınları.

[11] Yaşar Kemal, Denizler Kurudu.

[12] Sualtı Temizlik ve Bilinçlendirme Hareketi (www.sth.org.tr)

[13] STH Harem Sahili Temizlik, Rehabilitasyon ve Koruma Projesi (www.sthharem.org)

[14] İstanbul Çevre Durum Raporu 2005, İstanbul Valiliği İl Çevre ve Orman Müdürlüğü.

[15] Türk Balıkadamlar Kulübü tarafından düzenlenmekte olan uluslararası sualtı görüntüleme yarışması.

Sadun – Oda Boro ve Amatör Denizciler Anıtı

Bir ilk…

28 Mayıs Cumartesi günü Sadun – Oda Boro ve Amatör Denizciler Anıtı Kalamış'ta, Setur Marinanın hemen karşısında açıldı.

Patlıcanla levreğin bakanının aynı olduğu ülkenin ilk amatör denizcilik anıtı olması açısından önemi yadsınamaz.

Sadun ve Oda Boro'nun yanı sıra tekneleriyle dünya turunu tamamlayan denizcilerin de rölyeflerinin yer aldığı anıt tasarım açısından gerçekten harika. Ayrıca, bundan sonra da dünya seyahatine çıkacak amatör denizcilerin yerleri anıtta şimdiden hazır. Tasarım grubunun başında görev alan sayın Ersal Yavi ve emeği geçen tüm sanatçılar içten bir teşekkürü hak ediyorlar.

Projenin fikir babası ve maddi destekçisi Mustafa Aksoy anıtın açılışı için halen devam etmekte olduğu dünya seyahatine Karayiplerde ara verip, teknesi Betame'yi bırakarak Kalamış'ta yerini aldı.

Projenin önemli destekçileri arasında Sadun-Oda Boro çiftinin hayallerinin gerçekleşmesinde önemli bir paya sahip olan Necati Zincirkıran, kadim denizcilerden Turgay Noyan ve deniz kenti Kadıköy’de belki de deniz ve denizcilik adına ilk ciddi çalışmaya olanak sağlayan Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk'te yer almakta.

Böyle bir günde alanı dolduran insan sayısı amatör denizcilik adına bulunulan noktayı betimlemesi adına çarpıcıydı. Alanı dolduranların sayısı ne yazık ki ancak bir kaç yüzle ifade edilebilecek kadardı. Yani hemen karşısındaki Kalamış Marina'da mevcut tekne sayısı kadar bile değildi belki...

Amatör denizciliğin gerek genel bakış, gerek mevcut mevzuatlar tarafından "lüks tüketim" olarak algılandığı bir ülkenin nüfusu her ne kadar yetmişbeş milyon olsa da anıt üzerinde yer alan dünya turu yapan denizcilerin sayısı sadece 14.

Bu sayı nasıl artar? Ya da öncelikle neden artmalı?

113 yıl sonra Türkiye’de…

Vendee Globe[1] yarışı sırasında uzunca bir süre bir albatros eşlik eder Isabelle Autissier’e[2]. Ona taktığı ad Bernard’tır. Albatros Bernard Moitissier’den[3] alır ismini; dünyanın belki de en ilham verici deniz gezgininden. Moitissier okyanusların Shakespeare’idir. Sayısız denizciye ilham kaynağı olmuştur öyküsü ve yazdıkları… Moitissier’in teknesinin adı Joshua’dır. Joshua kimdir derseniz…

Bir ihtiyar adamdır Joshua, Joshua Slocum[4]. Büyük yelkenlilerin çağı geride kalırken ıskartaya çıkan bir deniz ihtiyarı. 1895 Nisan’ında çözer palamarı, bırakır kendini tek başına okyanusların koynuna. 1898’de geri döndüğünde amatör denizciliğin başyapıtını yayınlar: “Tek Başına “Yelkenle Dünya Turu”.[5]

Ve bu eser ancak 113 yıl sonra buluşabilir Türk okuyucusuyla. Ve bir büyük deniz tutkunu yazar önsözünü; Sadun Boro. “Hoş geldin Slocum” diyerek başladığı önsöz şu satırlarla biter: “Aramıza gelişi yüzyılı geçmiş de olsa hoş geldin koca Kaptan Joshua Slocum, hoş geldin evimize, teknemize.”

Sadun Boro’nun Pupa Yelkeni[6] olmasa o sayı 14 bile olamazdı belki. Slocum gibi bir ilham kaynağı oldu Sadun Boro’da kendini okyanuslara bırakan Türk denizcilerine.

Sonsöz

Hep birlikte göreceğiz boş yerlerin ne kadar zamanda dolacağını. Fakat asıl görmemiz, anlamamız gereken amatör denizciliğin sadece bir hobi olmadığı. Bir yaşam biçimi, deniz kültürü kavramının en somutlaşmış hali olduğunu kavramalıyız artık.

Bugünü yaşayan her denizci kendi adına alışılageldik deniz tutkusu söyleminin ötesinde bir misyonun parçası olmalı. Kaybettiğimiz deniz kültürü adına, siyasi otoritenin bozuk algısını düzeltebilmek adına ve daha da önemlisi bir deniz kentinde, denizin tekrar ulaşılabilirliği adına sorumluluk almalı.

Dünyanın dört bir tarafında seyretmiş, seyreden ve seyredecek tüm denizcilere SAYGIYLA!


[1] Vendee Globe, tek başına, durmaksızın ve yardım almaksızın düzenlenen dünyanın en zorlu yelken yarışı.

[2] Isabelle Autissier, Vendee Globe 1996-1997

[3] Bernard Moitissier, 1968 Sunday Times Golden Globe Race’i kazanmak yerine yolculuğa devam etmeyi seçen, ardında bir çok denizciye ilham kaynağı olan eserler bırakan Fransız denizci, yelkenci, yazar.

[4] Joshua Slocum, Spray adlı teknesiyle tek başına dünya turu yapan ilk denizci.

[5] İlk Defa Tek Başına ‘Yelkenle Dünya Turu’, Kaptan Joshua Slocum (Naviga Yayınları)

[6] Pupa Yelken, Sadun Boro, [Hürriyet Yayınları (1969), Ege Yayınları (2004)]

Çocukken binebilmek gerek Medar-ı Maişet Motoru’na…

Daha altı yaşında, ilkokul ikinci sınıftayken öğrendim Susurluk’taki şeker fabrikasını; Soma’da, Tunçbilek’te linyit, Küre’de bakır, Ergani’de demir çıktığını. İçanadolu bölgesinin tahıl ambarı olduğunu, Çukurova’da pamuk yetiştiğini. Çünkü sekizyüzbin küsur kilometrekarelik bir tarım ülkesinin çocuklarıydık biz. Oysa sekizbin kilometreyi aşan ve bu “tarım ülkesinin” altı tarafını çeviren su kütlesine dair anılarımız silinmiş gibidir eğitim hayatımızdan. Belki ölene kadar unutulmamak üzere kafamıza kazınan şeker fabrikalarına, maden yataklarına karşın kulaktan dolma bir Karadeniz ve bir de hamsi biliriz denize dair, hepsi o. Peki hal böyle olunca nasıl anlayacak, koruyacak ve hatta sevecektir yurdum insanı denizi?

Denizimizin milli eğitim müfredatında ne kadar yeri vardır ya da var mıdır? Besin kaynağı olarak, endüstri kolu olarak, kültür ve tabiat varlığı olarak. Kabul etmek lazım ki şimdiki çocuklar bizden şanslı; korunmaya muhtaç bir çevre öğesi olarak da olsa yaşamlarına girmeye başladı bir ucundan. Ama dediğim gibi, ayazda kalmış kedi yavrusu misali, korunmaya muhtaç bir imge olarak. Ama gelin görün ki, niye koruyor, neden koruyor, korursa ne işine yarayacak bu deniz gibi –yanıtı muallak- sayısız soru üretmek mümkün.

Kanaatimce bir göz ucuyla da olsa tepeden aşağı doğru bakmak lazım mevcut duruma. İkibinsekiz yılının ilk ayının sonuna yaklaşırken hala deniz politikası olmayan bir zoraki deniz ülkesinde yaşıyoruz. Deniz politikası, deniz stratejisi ya da daha da önemlisi denize dair bir vizyonu olmayan iktidarlar zinciri sayesinde hala Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti için levrekle patlıcan arasında ya da denizle toprak arasında hiçbir fark yok. Patlıcanın bakanı levreğin de bakanı. Çit sürenin de, gırgır çekenin de bakanı. Oysa, Kadından ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı, Sporun Bakanı, Avrupa Birliği’nin Bakanı… her şeyin bir bakanı olduğu düşünülürse pek imkansız görünmüyor bir de Denize Bakan Bakan olması…

Denize Bakan bir Bakan olsa Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı’nın sirküleri ile İstanbul adalarının çevresinde 6 kulaç derinlikte gırgır ya da trol yapılabilir miydi? Yakın tarihin çok önemli olaylarına tanıklık eden, kendine özgü bir sualtı ekosistemi barındıran ve hatta 2001 yılından bu yana sit alanı statüsünde yer alan Yassıada’da bir balık çiftliği kurulabilir miydi?

Bu noktada son derece çarpıcı bir örnek trajikomik deniz maceramız adına aydınlatıcı olacaktır. 2006 yılı Kasım ayında Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından bir yönetmelik yayınlandı ve 1 Ocak 2007 itibarıyla sessizce yürürlüğe girdi: Ömrünü Tamamlamış Lastiklerin Kontrolü Hakkında Yönetmelik. Yönetmelik der ki kısaca, ömrünü tamamlamış lastikler tehlikelidir; taşınması, depolanması, geri kazanımı ve bertarafı belirli koşulların yerine getirilmesi ile mümkündür. Buraya kadar son derece makul, mantıklı bir yönetmeliktir aslında. Fakat aynı yönetmelik 22. maddesinde der ki; ÖTL’ler geri kazanım lisansı aranmaksızın iskelelerde bariyer olarak kullanılabilir! İşte böyle bir çelişki Denize Bakan Bakan’ın olmadığı, denizden bihaber bir ülkede olabilir ancak. Çünkü Çevre ve Orman Bakanlığı Ankara’dadır ve oradan bakıldığında ne yazık ki deniz görünmemektedir. Oysa İstanbul’un iki yakası arasında sadece yolcu tekneleri bile yaklaşık ikibin adet ÖTL ile yolculuk etmektedir. İskelelerde kamyon ve iş makinesi lastikleri kullanılmakta ve bunlar yıpranarak bir süre sonra denizin dibini boylamaktadır. Hatta STH Harem Projesi (www.sthharem.org) kapsamında sadece Harem’den çıkartılan lastik sayısı 150’yi aşmıştır. Ve 50’nin üzerinde ÖTL suyun altında yaklaşık 450 yıl sürecek çözünme sürecinin henüz başlarındadır. Ne Denizcilik Müsteşarlığı İstanbul Bölge Müdürlüğü ne de Liman Başkanlığı ne yazık ki yılda kaç adet lastiğin bariyer olarak kullanıldığını, hangi periyotlarla değiştirildiklerini, nerede bertaraf edildiklerini bilememektedir. Çünkü denizin üstüyle sorunlarını çözememiş bir toplumun ve siyasi iradenin bir de denizin altına ilgi duymasını beklemek ne yazık ki Godot’yu beklemek gibi bir şeydir.

Peki çözüm önermedikten sonra sorunları dile getirmek biraz kaçak dövüşmek değil midir? O halde örnekten hareketle tekrar başa doğru dönelim. Birkaç ay önce demiştim ki “bize deniz ozanı gerek!”. Yaşar Kemaller, Sait Faikler, Cevat Şakirler gerek. Daha çocukken tanışmak gerek Topal Hasan’la, Ateşoğlu’yla. Çocukken binebilmek gerek Medar-ı Maişet Motoru’na; hayallerimize zincir vurulmadan daha.

Birkaç bin yıl gerilere dönüp, Girit’e doğru bakalım bir de. Küçücük bir adada serpilen uygarlığın, bir deniz uygarlığının duvar figürleri o kadar çok şey anlatır ki anlamak isteyene. Milattan önce ikinci binde Minos uygarlığını zirveye taşıyan Giritliler aynı dönem Helen yarımadasının ya da Anadolu’nun aksine şehirlerini surlarla çevirmediler. Duvarlarında acı savaş tabloları, mitoslarında kan döken, sürüler çalan kahramanlar yoktu. Bunların yerine mutlu ahtapotlar, çeşit çeşit balıklar, rakseden ilahlar süslüyordu yaşam alanlarını. Sanılmasın ki kıyıda köşede unutulmuş bir ada halkıdır sözü edilen. Aksine çevresinde yaşanan tüm gürültü patırtının ortasında, bütün Akdeniz’le ilişki halindeydi bir yandan da…

Kanaatimce denizdir, denizle iç içe yaşamdır bu halkı “uzaydan gelmişçesine” farklı kılan. Tıpkı daha geçtiğimiz yüzyılda yaşayan Cevat Şakir’in deniz gurbetçileri ya da barbuncu Topal Hasan gibi. Boşuna dememişler “deniz insanı yumuşak huylu olur” diye.

Şeker fabrikaları, madenler, petrol rafinerileri ile büyütülmüş bir kuşak olabiliyorsa neden denizle, balıkla, sualtı yaşamının büyüsüyle büyüyen bir kuşak olmasın? Ya da en azından bunlardan haberdar bir kuşak. Müfredatın bir parçası olamaz mı deniz; yosunuyla, balığıyla, vapuruyla… Birer küçük deniz kitaplığı, tüm okullarını güncel teknoloji ile donatmayı hedefleyen bir milli eğitim teşkilatına ne derece kaldırılamaz bir yük getirebilir?

Artık şeker fabrikalarının, madenlerin yanında deniz, deniz canlıları, deniz kültürü de olmalı milli eğitim müfredatında. Uzun yıllardır bir klişe olmaktan öte geçemeyen deniz veya denizcilik bakanlığı artık hayata geçebilmeli. Artık altı tarafı denizlerle çevrili bu topraklarda Denize Bakan bir Bakan da olmalı.

Uzun lafın kısası, balığıyla, yosunuyla, vapuruyla keşfedilmeyi değil hatırlanmayı bekliyor deniz. Anadolu’ya iklimini, sonsuz besin kaynaklarını, tarih boyunca uygarlıkların beşiği olma ayrıcalığını veren deniz hatırlanmayı bekliyor. Yeniden günlük yaşamdaki yerini alabilmeyi, engel değil araç olmayı, manzaranın getirdiği rantın ötesinde gerçek değerinin anlaşılmasını bekliyor. Yurdum insanı tüm bunları hatırladığında kazanan; ayazda kalmış kedi yavrusu gibi korumaya çalıştığı deniz değil kendisi, kendi geleceği olacak.

Hakan Tiryaki
Vira Dergisi, 2008

“Fenikeleşememek”

 

Her yeni dönem bir küskünlük, bir öfke barındırıyor kendisinden öncekine. Ya da sağlıklı bir şekilde bakamıyor geçmişine, döneminin koşulları içerisinde. Oysa geçmiş tüm birikimi ile orada, ne mutlu ki hala ulaşabileceğimiz mesafede durup durmakta. Yeter ki geçmişi doğru anlayarak, sindirerek bakın bugününüze ve tabi yarınlarınıza.

Günümüz Türk insanının belki de en önemli sorunlarından biri daha çöküşünün üzerinden yüzyıl bile geçmemiş Osmanlı İmparatorluğu’nu tam olarak ne yapacağını bilememesi. Kimi yok saymaya çalışmakta, kimi ideolojisine temel taşı eylemeye. Oysa Türkiye Cumhuriyeti gibi, Zimbabwe ya da bir zamanların Hitit İmparatorluğu gibi döneminin koşulları içinde varolmanın ötesinde pek farklı kaygıları olmadı Osmanlı’nın da.

Gelin görün ki yazıya başlarken Osmanlı’nın iyi taraflarından bahsedecek olmama karşın bir giriş taksimine ihtiyaç duyuyorsam ortada bir sorun var demektir…

Hepi topu yüzyıl geriye dönüp bakarsanız seramikleri, mezar taşları, minyatürleri… kısaca yaşama dair tüm öğelerin içine işlemiş izlerini görürsünüz denizin. Dünyaca ünlü Türk denizcileri, haritacıları, deniz ressamları yaşamla iç içe geçmiş denize dönemezler sırtlarını.

Hele bir bakın şu Giritli Miralay Hasan Bey’in mezarına; siz kaç Hellenistik lahitte ya da dillere destan Likya lahitinde gördünüz böyle bir kompozisyon, böyle bir işçilik… Çocukluğumdan beri tek vasiyeti gömülmemek olan ben bile gıpta ettim. Denizlerde geçmiş bir yaşam böyle taçlandırılınca bir mermer ustasının maharetli ellerinde…

Ya bu seramiklere ne demeli? Şimdi elimize geçse vitrinimizi süsler oysa gündelik yaşamın sıradan parçalarıdır bunlar. Hele ki nasıl da Girit’in eşsiz duvar resimlerini anımsatırlar ilk bakışta.

“Fenikeleşememek” diyor Cemal Süreya ve çok ağır konuşuyor devamında;

“Fatih Sultan Mehmed gemilerini karadan yürüttü ya
Deniz kaçkını bir ulusun çocuklarıyız biz o gün bugün”

Peki bir toplum nasıl unutur denizi? Nasıl gündelik yaşamında denizin fakında olmadan ya da denizin yaşamındaki varlığının öneminden bi’haber yaşar gider, hem de hemen kıyısında?

1945-1955 arasında kalan dönem ne zaman tüm yönleriyle aydınlanır ve daha da önemlisi, hala hazmedemediğimiz Osmanlı’nın aksine sindirilebilirse bugün geldiğimiz noktanın ipuçlarına ulaşmak mümkün olacaktır. Ülkenin o zaman içinde bulunduğu koşullar, dünyadaki genel eğilimler ve hepsinden önemlisi yapılan seçimler değil midir bugünümüzü şekillendiren? Ya da şu an sırtımızı denize dönmüş yaşarken biz de yarının terk edilmiş, tüketilmiş denizleri için gerekli tüm koşulları hazırlamıyor muyuz?

Düşünmek gerek. Ahkam kesmek ya da feryat etmek yerine dünü anlamak, bugünü kavramak gerek. Ki yarına dair bir umudumuz olabilsin…

“KUŞU HİCRAN GETİRİR, DALGASI HÜSRAN GÖTÜRÜR;”

Bir adanın öyküsü bu; topraksoylu bir halkın denizle kurabildiği ilişkiyi anlatan trajikomik bir öykü. Binlerce yıllık geçmişinin önemli bir kısmında deniziyle varolan, altı tarafı denizlerle çevrili, yaşlı, kocamış bir kentin… balıkları binlerce yıl dillere destan, kitaplara konu olan bir kentin, Şehr-i İstanbul’un yedi mil açığında sessizce cezasını çeken Yassıada’nın kısa öyküsü.

Adının Plati olduğu Bizans günlerinde de yüzü gülmemiş, bir bahtı kara ada, Yassıada. Üzerindeki tek yapı olan zindanıyla Bizans için bir korku unsurundan öte geçememiş. Osmanlı geldiğinde neredeyse yok saymış, görmezden gelmiş onu. Elçilik görevi bittiğinde geri dönmek yerine bu topraklarda kalmayı tercih eden İngiliz Büyükelçiliği’nden emekli Edward George Bulwer adayı Abdülmecit’in izni ile satın almış ve iskan etmiş kendince. İki tane ortaçağ görünümlü şato benzeri bina inşa ettiren Bulwer, rivayete göre paraya sıkışır ve bildik bir isim adanın yeni sahibi olarak kayıtlara geçer; Hidiv İsmail Paşa. Gitmese de, görmese de Paşa’nın orada bir adası vardır uzakta. Bu arada 1894’te depremle kullanılamaz hale gelir Bulwer’in iki görkemli binası. Osmanlı’nın kendi gürültü patırtısı, bitmek bilmeyen savaşları sırasında unutulur gider Yassıada. Derken 1950’lerde adada hüküm süren bir aile peyda olur ve mahkeme kararı ile son verilir hükümranlıklarına. Artık askeri bir eğitim merkezi olarak kullanılmak üzere Deniz Kuvvetleri Komutanığı’na devredilmiştir. 1952 yılına gelindiğinde deniz kuvvetlerine hizmet vermektedir. Ta ki 1960 darbesi ile gelişen ve bir ülkenin tarihinde derin izler bırakacak Yassıada Mahkemelerine ev sahipliği yapana kadar.…

Kuşu hicran getirir, dalgası hüsran götürür;
Mavi bir gölde elem katrasıdır Yassıada

Böyle bitiriyor mısralarını Faruk Nafiz Çamlıbel. 27 Mayıs’ın ardından DP Milletvekili olarak sürgün edildiği Yassıada’da. Yargılamalar biter, olan olur, sonrasında 1978 yılına kadar eğitim merkezi olarak hizmet vermeye devam eder Yassıada. Derken Deniz Kuvvetleri’nin çekip gitmesi ile 15 yıl sürecek yeni bir unutulmuşluk dönemi başlar. Neyse ki 1993 yılında inanılmaz isabetli bir kararla İ.Ü. Su Ürünleri Fakültesi adaya taşınır. Ama hepi topu üç yıl dayanabilecektir Yassıada’ya. Su ürünleri öğrencileri de alıp başını gittikten sonra yine martılara ve tavşanlara kalmıştır.

Yassıada. İstanbul siluetinin değişmez ama bir o kadar da bilinmez bir parçası olarak günlerini geçirir. Dalış aktivitelerinin yaygınlaşmasıyla bu kez dalış kurumları keşfeder Yassıada’yı. Gerçi ada Milli Savunma Bakanlığı’na aittir, üzerine çıkılması yasaktır ama… yasaktır yasak olmasına ama ikibinli yıllar ilerledikçe parkeleri yakıp sucuk ekmek yiyen dalıcı nüfusa hele bir de yüzer pavyonlarıyla adanın iskelesine borda eden çapulcu takımı ve toplayıp getirdikleri Rus kadınlarına dur diyebilecek bir tek tavşanlar vardır adada. Sürgün yeri, cezaevi vb. fonksiyonlarına ilaveten açık fuhuş merkezi gibi bir tuhaf misyon daha eklenir adanın kısa özgeçmişine. Her haftasonu birilerinin birilerini bıçakladığı, tekneler dolusu bıçkın ve de gözü dönmüş varoş delikanlısının slav ırkının mucizeleri etrafında ışığa gelen sinekler gibi toplaştığı bu ada yine Yassıada’dır.

Denize aşık ve biraz da hayalgücü gelişmiş bir çok insanın fantezileri vardır Yassıada üzerine. Mesela ben hep bir su sporları merkezi olarak hayal ederdim. Hatta hayal etmenin de ötesinde oturup kafa patlatıp, dosyalar oluşturmuştum.Yelkencisi, sörfçüsü, dalıcısı ile bir su sporları merkezi! Ya da bir huzurevi olarak düşlerdim adayı. Ömrünün son günlerini şehrin yanı başında ama şehrin hırıltısından, kargaşasından uzak huzur için geçiren yaşlılar hayal ederdim.

Fakat işte hayaller bile deniz insanıyla, topraksoylu insan arasında öyle büyük farklılıklar gösterebiliyor ki… Mesela adayı Ambarlı’ya alternatif bir yakıt deposu haline getirebilmeyi hayal etmek gibi… Ya da binbir çeşit canlısıyla inanılmaz bir sualtı yaşamına sahip Yassıada’yı, tam da söz konusu canlı yaşamının en yoğun olduğu alana bir balık çiftliği kurarak taçlandırmak gibi…

Gelin biraz daha eğlenceli kılalım; yüzer pavyonlarla gelen varoş bıçkınlarının binaların çatısına çıkıp kiremitleri aşağı atarken eğlendiklerine işaret ettiğini varsaydığımız tuhaf sesler çıkarttığı; her ıssız köşesinden bir Slav ve en az bir varoş bıçkınının çıktığı; liman sahası içinde yer almasına ve bir de üzerine mülkiyeti Milli Savunma Bakanlığı’na ait olmasına karşın bir balık çiftliğinin kurulduğu bu ada SİT ALANI! Ne yazık ki 2003 yılından bu yana diğer adalarla birlikte devlet güvencesinde! Bir de sit alanı olmasaydı neler olurdu buyrun bunu da siz hayal edin…

Şimdi bir de sualtından bakalım bahtı kara ada parçasına. Her şeyden önce iddia ediyorum ki bir tür çeşitliliği araştırması yapılsa çıkacak sonuçlar herkese küçük dilini yutturacaktır. Her santimetrekaresinde yaşam barındırır Yassıada’nın sualtı. Görkemli orfozları, neşeli mürenleri yoktur belki ama ne Kaş gibi terkedilmiş topraklar misali kıraçtır suyun altı, ne bir şeyler görebilmek adına mesafeler katettiğiniz alışıldık Saros dalışlarına benzer. Biraz pikniğe gitmek gibi bir şeydir Yassı’da dalmak; yeşilin her tonunu görürsünüz. İnanılmaz bir florası vardır sualtının. Ama Marmara’nın büyüsü Yassıada’da da belli bir derinlikten sonra başlar. Ki bu derinlik mevsimine göre değişmekle beraber rekreasyonel dalış limitleri dahilindedir. Ne zaman ki Akdeniz suyuna girersiniz, kristal gibi bir su karşılar sizi. İnanılmaz bir görüş, bambaşka bir dalış atmosferi. Ne de olsa iki bambaşka denizi barındırır içerisinde Marmara.

İşte bu mucize denizin köşebaşını tutmuştur Yassıada. Ne kadar göçmen tür varsa anavatanından kopartılıp gelmiş, söz birliği etmişçesine burada toplanır. Bir zamanların Elis adası, ya da Haydarpaşa garı gibi… Akdenizli Papaz balıkları, çeşit çeşit anemonlar, deniz tavşanları, deniz patatesleri gibi ilk görüşte “Hadi canım! Daha neler” dedirten canlılar sarmıştır çevrenizi. Hele bir de yumuşak mercanlara kadar ulaştıysanız emin olun bir süre görüntülerini unutamayacaksınızdır. Yirmiyedi metre derinlikte yer alan bu yumuşak mercan tarlası –ki şimdi tam üzerinde balık çiftliği var- başlı başına bir görsel şölendir dalıcılar için. Yandan çarklı bıçkın pavuryaları, rengarenk deniz yıldızları ormanını, yeni yeni girmeye başlayan adını öğrenemediğim istiridye türlerini… hatta şansınız varsa denk gelebileceğiniz köpekbalığı türleri, kiklalar, eşkinalar… Alışılagelmiş söyleme inat, Yassıada kıyılarında Marmara inanılmaz bir sualtı yaşamı sunar, size sadece uygun bir yöntem bulup tahrip etmek kalır.

Türkiye gibi dalışın bile henüz hukuken tanımlanamadığı, dolayısıyla dalış turizmi kelimesinin ancak kozmik-fizik kadar anlaşılabilir olduğu bir ülkede böyle bir nokta ancak üzerine balık çiftliği kurularak değerlendirilebilir. Bir de üzerine aynı bakana hem levreğe bak hem de patlıcana derseniz, topraksoylu halkın böyle bir adanın denizine balık çiftliği kurmasına, tepesine yakıt deposu kondurmasına şaşıramazsınız.

Dünyanın bütün denizleri bir tarafa, Marmara bir tarafa derim, gülerler bana. Akdeniz güzeldir, Ege rengarenk, Kızıldeniz büyüleyici… ama Marmara mucizevidir. Öyle bir deniz düşünün ki, yaptığımız tüm tahribata rağmen elimizi çektiğimiz anda 6-7 yıl içinde bütün su kütlesi yenilenebilecektir. Öyle bir deniz düşünün ki aşağıda Akdeniz, yukarıda Karadeniz; ikisi bir araya gelince oluyor Marmara!

Ve işte Marmara’nın başladığı yerde Plati’den Yassıada’ya bir kaçbin yıllık tarihinle bir adanın trajikomik öyküsü. On beş milyon İstanbullu’nun çoğunun bir kez olsun görmediği, bir çoğunun yerini bile bilmediği bir panoramik İstanbul aksesuarı.

Hakan Tiryaki
Naviga, 2008