Gezi Yazıları

Alexandria Troia

Agoranın hemen üzerinde, görkemli kemerlerin karşısında her şey hazırdı. Adına adanmış kente gelse hiç şüphesiz tam da burada, bu noktada olurdu Büyük İskender’de. Ulu imparatorluğunun başkenti olarak düşlerken Julius’da tam burada, bu noktada olmalıydı. Ege güneşinin güne vedası başkaydı; ama bu kocamış su kemerlerinin arasından doğru tüm evreni tutuştururcasına giderken bambaşkaydı.

Gün devrilmeye başladığında vardığından beri gözle görülür bir heyecan vardı tüm hareketlerinde. İlk kez lunaparka gelmiş bir çocuk gibi heyecan doluydu. Yerinde duramıyor, adeta nereden başlayacağına karar veremiyordu. Yolun kenarına öylece parketti motoru. Hiçbir şeye dokunmadan fırladı ağaçların arasından doğru.

Önce odeona doğru yöneldi. Henüz kazılmakta olan tapınak artık iyiden iyiye kendini göstermişti. Tapınağın biraz ilerisinden antik dönemin limanına kadar uzanmakta olan yol ortaya çıkmış, kıvrılarak ilerliyordu. Gözlerini yumdu. Dükkanların önünde pazarlık eden, telaşla limana doğru koşturan ya da limandan yüklenmiş kente doğru akıp giden insanları izledi bir süre. Kocakarınlı bir gemi daha yeni varmış olmalıydı limana. Gözle görülür bir hareketlilik vardı zihninde yarattığı Alexandria Troas’ta.

Neden Alexandria Troas? Neden Aristo’nun gözleriyle Midilli’ye doğru büyülenmişçesine dalıp gittiği Assos değil? Ya da Sura’da hala zamana meydan okuyan Apollon Tapınağı…

Liman yakınlarında bir dükkanın önünde durdu. Sigarasından derin bir nefes alırken tuhaf bir soru takıldı zihnine. Hangisi olurdu acaba bu kocamış kentin görkemli günlerinde burada olsa; Homeros’un kahramanlarından biri mi? Bir tüccar mı? Çiftçi ya da köle? Yoksa bir füzyolog mu? Daha bir yakıştırdı sonuncusunu kendine. Odeondan doğru kentin dışındaki yeşilliklere doğru yanında öğrencileri ile ilerlerken bir yandan onlara erdemin önündeki ikibin yıllık serüveni ya da ikibin yıl sonraki acımasız, asık suratlı ve “tek” Tanrı’yı yaratan Platon’un nasıl bir godoş olduğunu anlatırken hayal etti kendini…

 Zaman yaklaşmıştı. Tekrar motora doğru yöneldi. Dionysos tapınağının önünde durdu. Gerçi henüz adı sanı belli değildi ama O Dionysos’a yakıştırmıştı bu tapınağı. Ayaktakımının coşkun Tanrısına… “Evoi!”

Motorun arkasında istifleniş çantayı ve tripodu aldı ve hamam doğru yöneldi. On yıl kadar önce yine sırılsıklam aşıktı tam da buradan doğru varoluşun büyüsünü hayran hayran izlerken. Bir kaç yeni aşk, bolca kadın ve on yıl sonra yine aynı noktadaydı. Ama bu kez tek başınaydı.

Özenle seçti yerini. Tripodu yerleştirdi. Emektar Mamiya C33’ü çantasından çıkarttı. Yıllardır keyifle yaptığı gibi - bugün için aldığı- Velvia filmi taktı. Bu arada yaşlı güneş hızla sahnedeki yerini almaya başladı. Pozometresini çıkarttı, ölçtü, biçti. Emin olduğunda emektarın kurma kolunu bir ileri, bir geri sardı, enstantanesini ve diyaframını ayarladı. Deklanşör kablosunu da taktığında artık her şey hazırdı.

Ve yaşlı güneş kemerin ortasına vardığında denizi tutuşturmaya başladı. Yer gök kızıla kesti. Sigarasını yaktı. Tüm alveollerini dolduracak kadar derin bir nefes aldı. Yavaş yavaş dumanını bıraktı. Güneş kemerin altında erirken sakince deklanşöre bastı. Emektarı olduğu yerde bıraktı. O anın tüm bileşenlerini olduğu yerde bıraktı. Ağır adımlarla motora doğru ilerlerken bir kez olsun dönüp ardına bakmadı. Tıpkı Kral Demetrius gibi; rolü bitti ve sessizce terk etti sahneyi.

Koçero homurdanarak ilerlerken emektar Mamiya kızıl ufka dikmişti hala yaşlı gözlerini…

Aziz Teodosia / Gül Camii

Mucize beklerken…

Gül Camii (Hagia Teodosia Kilisesi)Tam elliüç gün olmuştu. Elliüç gündür varolma savaşı veriyordu Konstantinopolis. Gece gündüz susmak bilmeyen toplar, surların dört bir tarafından kazılan lağımlar, görülmedik savaş kuleleri… Diğer tarafta gelmek bilmeyen yardımlar, boşa çıkan umutlar. Ve belki de son umuttu Hagia Theodosia. Ne de olsa bugüne kadar nice insana yardım etmiş, nice hastaların derdine deva bulmuştu. Şüphesiz görmezden gelmeyecekti Bizans’ın çaresizliğini.

Gece başladı hazırlıklar. Tüm kilise köşe bucak temizlendi. Herşey büyük bir itina ile gözden geçirildi. Sabah Hagia Theodosia ile yepyeni bir güne başlayacaktı şehir halkı. Bugüne kadar saygıda kusur etmemişlerdi Theodosia’ya ve şimdi ancak “o” kurtarabilirdi Konstantinopolis’i.

Gece bir insan selidir akmaya başlamıştı bile kiliseye. Hatta derler ki imparator Konstantin dahi gelmiş o akşam, yanında patrik ve senatörlerden oluşan bir heyetle. Her gelen elinde gül demetleri, çelenkler ile saygısını, sevgisini sunuyordu Theodosia’ya. Daha sabah olmadan dört bir taraf güllerle, çelenklerle bezenmişti.

Tarihinin en görkemli Theodosia Yortusu için herşey hazırdı artık. Herkes bir mucize bekliyordu. Sabah hep birlik olup Theodosia’ya yakaracaklar, bitmek tükenmek bilmeyen bu kuşatmadan kurtulmaları için yardımını dileyeceklerdi. Ne Cenevizliler, ne Venedikliler, ne de Vatikan’dan gelmeyen yardım Theodosia’dan gelecekti belki de.

Yeni günle birlikte kiliseye girdiklerinde umutları tükenmiş bir topluluk ve baştan aşağı güllerle süslenmiş bir çehre karşıladı yeniçerileri. Henüz yakaramamışlardı bile Theodosia’ya… Ve tarih boyunca kuşatılmaya alışmış şehir en sonunda, yirmidokuzuncu kuşatmada, kuşatmanın ellidördüncü gününde, 29 Mayıs sabahı, Hagia Theodosia yortusunda yenik düşmüştü yazgıya.

Son Theodosia yortusu ile bir dönem noktalanmıştı artık. Ancak yaklaşık kırk yıl sonra yaşlı yapı şehrin yeni sahiplerine hizmet etmek üzere yeniden ayağa kaldırılacak ve belki de fetih sabahının anısına “Gül Camii” olacaktı yeni adı.

Gül Camii

Cibali kapısından sağa dönerek yüz-yüzelli metre ilerledikten sonra sol taraftaki Hamam sokağına ve daha sonra da sağdaki Mektep sokağına girerseniz sizleri asırlara meydan okuyan, dört yanı dar sokaklarla çevrili bir adanın ortasında yükselen görkemli bir yapı karşılayacaktır; Gül Camii. İlk bakışta giriş kapısının hemen karşısındaki şadırvanıyla, şadırvanının dibindeki dev çınarıyla alışıldık bir cami görüntüsü çizmesine karşın aslında eski bir Bizans kilisesi yükselmektedir karşınızda.

Gül CamiiMimari açıdan bakıldığında, tuğla tonozlu ve üzerindeki yapının ölçülerine paralel bir mahzen üzerine inşa edilmiş Gül Camii. Asıl bina “kapalı haç planlı” olup, sadece bir duvarı kalmış olan narteks bölümünü takip eden esas mekan dört kolu beşik tonozlarla örtülü bir haç şeklinde. Bu kollardan üçünün içlerine ikişer paye üzerine oturan galeriler yapılmış. Dört masif paye bu haç şeklini meydana getirirken dört ana kemeri de taşıyor. Kemerlerin sivri oluşları bunların Osmanlı döneminde yenilendiğini göstermekte. Yapının doğu cephesinde ortadaki daha geniş olmak üzere üç apsis yer almakta. Bunlardan özellikle iki yanda olanların bol sayıda nişler ve tuğla bezemeler içermesi yapının 13 yy. sonlarında ya da 14. yy. başlarında tekrar inşa edildiğini gösteriyor.

Yine Osmanlı döneminde iki yan cephe yeniden ve çok pencereli olarak yapılmış, cephelerin mahya hattı dönemin bazı Osmanlı eserlerinde görüldüğü gibi kademeli olarak taçlandırılmış. Dönemin Bizans kiliselerinin kubbelerinin dik ve yüksek yapısına karşın, caminin kubbesi son derece basık, sekizgen kasnaklıdır. Tüm bunlar, gerek yan cepheleri, gerek taşıyıcı büyük kemerleri itibarıyla Osmanlı mimarisinin klasik döneminde yenilenmiş olduğunu gösteriyor. Ayrıca minaresinin barok tarzda inşa edilmiş şerefe çıkması, 1766 depreminden sonra yapılan minarelerle yakın benzerlik göstermektedir.

Gül Camii’nin bir diğer ilgi çekici bölümü ise mahzeni. Mahzen bir iddiaya göre Hagia Theodosia ve Bizans imparator hanedanının bazı ileri gelenlerinin mezarları olarak kullanılmış. Bir diğer iddiaya göre Hz. İsa’nın havarilerinden ikisi burada gömülü imiş. Mahzenin diğer özelliği, şu an kapatılmış olan bir kaç dehliz ile yakındaki Hagia Nikola Kilisesi ve farklı bir kaç noktaya daha yeraltından bağlanmış olması.

Gelelim Gül Camii’nin başlangıcı bilinmeyen tarihine…

Yapının inşa tarihi üzerine çeşitli görüşler söz konusu. J. Pargoire’nin iddiasına göre yapı Deksikratus’taki Hagia Theodosia Kilisesi’dir. Yanında bir de kadınlar manastırı bulunan bu yapı I. Basileos döneminde (867-886) yapılmış ya da eski bir kilisenin yeniden inşası ile oluşturulmuş. Aynı dönemde önemli bir dini merkez olmasının yanısıra imparator ailesinin de mezarlık kilisesi olmuştur.

Kilise aslında Hagia Euphemia adına yapılmış. Ancak daha sonra, ikonoklazma akımı sırasında (726-842) öldürülen, akım geride kalınca azize ilan edilen Theodosia’nın kutsal sayılan kalıntıları bu kiliseye taşınmış, 13. yy. sonlarında da Hagia Theodosia’ya dönüştürülmüş. 13. yüzyılın başındaki Latin işgalinde tahrip edilen kilise, aynı yüzyılın sonlarında onarılırken Hagia Euphemia’ya ait herhangi bir kalıntının bulunmaması Theodosia’yı ön plana çıkarmış.

Kulaktan kulağa yayılan; Hagia Theodosia’nın kutsal kalıntılarının ve bu kutsal mekanın hastalara şifa dağıttığı, dilsizlerin dilini çözdüğü ve hatta bir Bizans İmparatoru’nun çaresiz denen hastalığına deva olduğu gibi söylentiler ondördüncü yüzyılın başından itibaren kilisenin ününü sürekli arttırmış.

1453 yılına gelindiğinde yeni bir dönem başlamaktadır Hagia Theodosia kilisesi için. Kilise binası, fetihten sonra bir süre tersanenin alet ve levazım ambarı olarak kullanılmış. Ta ki yapının bir yanına bir minare inşa edilip de cami olarak yeniden ibadete açılmasına kadar.

Vakıf kayıtlarına göre, 26 Nisan 1499’da camiye dönüştürme çalışmaları başlatılmış ve altı yılda bitirilmiş. Bu da yapının II. Beyazıt döneminde camileştirildiğini göstermektedir.

Camiye dönüştürüldüğü öne sürülen diğer bir dönem II. Selim dönemidir. Ancak 1559’da Galata sırtlarından doğru karşı kıyıları resmeden Danimarkalı ressam Melchior Lorichs, Gül Camii’nin bulunması gereken yerde ahşap çatılı ve minareli bir cami çizmiştir. Buradan yola çıkarak 1509’daki deprem felaketinde binanın kubbesinin veya kaidesinin çökmüş olabileceği ve dolayısıyla ileri sürüldüğü gibi II. Selim döneminde camileştirilmediği ancak önemli ölçüde tekrar inşa edildiği düşünülebilir.

Müller Wiener’e göre IV. Murad zamanında da bir tadilat gören yapı son olarak II. Mahmud döneminde de ciddi bir tamirat görmüş. Bu son tamirat sırasında camiye bir de “hünkar mahfili” ilave edilmiş.

Son olarak Gül Camii adına gelince; bir söylentiye göre burada Gül Baba adında bir evliya gömülüymüş ve camiye de adını vermiş. Ancak böyle bir söylentiyi destekler hiçbir somut iz bulunmamakta. Diğer iddia ise şöyle:

Fetihin ilk saatlerinde bu görkemli kiliseye varan Osmanlılar Hagia Theodosia yortusu için güller ve çiçeklerle bezenmiş fevkalade bir manzara ile karşılamışlar. O sabahın görkeminden olsa gerek yıllar sonra camiye o günün anısına Gül Camii adını vermişler.

Gül Camii, tarihi ile karşılaştırıldığında çok kısa bir yer tutan bir elli yıl dışında bin yılı aşkın bir süredir İstanbul halkına hizmet vermekte.

İkonoklazma Akımı (726-842) ve Theodosia

İzavri Hanedanının kurucusu III. Leon (717-741), 726 yılında devletin ve dinin başkanı sıfatıyla bir beyanname yayınlayarak resim ve heykellere tapılmasını yasakladı.Çünkü bunu bir çeşit putperestlik olarak görüyordu.

İşte bu akım sırasında III. Leon Ayasofya’daki büyük sarayın üstünde bulunan ve Hazreti İsa’yı temsil eden resmin kaldırılmasını emretmişti. Emri yerine getirmeye çalışan askerlere başlarında Theodosia adında bir kadının bulunduğu bir grup engel olmak istemiş ve imparatorun askerlerinin ölümüne sebep olmuşlardı. Bunun üzerine Theodosia imparatorun askerlerince yakalanarak Forum Bovis’e kadar dayaklar ve hakaretlerle sürüklenir ve burada (Aksaray meydanında) boğazına bir koç boynuzu saplanarak öldürülür. Cesedi ise bazı kimselerce alınıp Deksikratus’taki kadınlar manastırına gömülür.

842 yılında resim ve heykeller üzerindeki yasak kalkıp ikonoklazma akını son bulduğunda, bu dönemin gazabına uğramış bir çok insan gibi Theodosia da azizler arasına alınır.

Kayıtlarda Gül Camii

İstanbul Vakıfları Tahrir Defteri’nde yapı Kanuni döneminde mahallesi olan bir cami olarak yer alıyor. Ayrıca İstanbul Belediye Kütüphanesi M. Cevdet yazmaları No.93’teki 4 yıllık İcmal Defteri’ndeki kayıtlardan 26 Nisan 1490 da bu eserin Cami’ haline getirilmesine başlandığı ve altı ay sonra bitirldiği anlaşılmakta.

Yine aynı kayıtların D nushasında metin içinde ilgi çekici bir bölüm geçmekte:

“… Rivayet olunur ki Hazret-i İsa’nın oniki havarisinden beşi Arabistan mahallinde ve yedisi dahi, ikisi bu Cami’in mihrab tarafında olan ayakları derununda birisi sağ canibinde olan ayakda, beş altı kadime farisi ile ziyaret olunur. Sol canibinde olan Sultan Mahmud Han-ı Adli kapısını bend etdirüp ikisi dahi Mi’mar Cami’i kurbünde, Örümcekli Türbe demekle ma’ruf olan mahalde medfunlardır. Ve ikisi dahi Topkapısı harici Davud Paşa Caddesinin İlyas Şucauddin canibine giden tarikade bahçeler yolu üzerinde sebil canibinde vaki’ mahalde medfunlardır. Ve biri dahi Saray-ı Humayunda sahanebi Amire derunundadır. Ala rivayetin hala Serasker Kapısı olan mahalde bu zat-ı alilerinma’bedhaneleri olan mahal var imiş.”

Hakan Tiryaki

Bir Unutulmuş Likya Kenti: SURA

Demre-Kaş karayolunun yaklaşık beşinci kilometresinde, yolun solunda, iki küçük tepe ve etrafına saçılmış birkaç lahitiyle unutulmuş bir kent yer alır. Binlerce yılın yorgunluğundan çok unutulmuşluğun, terkedilmişliğin ezik, mahçup görüntüsüdür karşınızdaki.

Mahçuptur, çünkü ne Myra gibi hayranlık dolu bakışlarla izleyen insanlar vardır yapılarını, ne de Ksanthos benzeri romantik kahramanlık hikayeleri. Ne Aziz Nikola yetişti topraklarında; ne de özgürlük uğrunda yaktırdı halkı kendisini. Hatta en parlak dönemleri bile Myra’nın gölgesinde geçti, gitti.

Sura da diğer Likya şehirleri gibidir; yaşamla birlikte ölümü de sahiplenmiştir. Zeytinyağı işliğinde çalışırken sevdiğinin mezarı da yanıbaşındadır Suralı’nın, tüm Likyalılar gibi. Suralı ölümünden sonra da bir parçasıdır şehrin. Kentin dışında bir yere gömülüp, unutulup gitmez; akıp giden yaşamın tam ortasında sürdürür varlığını. İşte belki biraz da bu yüzdendir kentin çehresinden okunan hüzün... Böylesine tutunmuşken varoluşa, bugün yok olmaya yüz tutmuş olmanın hüznü; bir Suralı’nın hayat verdiği kayanın bugün tekrar taşa dönüşmesinin hüznü; görkemli eserler veremediği için cezalandırılmanın, görmezden gelinmenin hüznü...

Birkaç dakikalığına gözlerinizi kapatmanız yeterli aslında. Alır götürür sizi Sura günlük koşuşturmacasına. Her şehrin olduğu gibi Sura’nın da bir şarkısı vardır, farkında olmadan kulakları esir alan. Kayaya hayat verir Suralı kaya işçileri... Bugün seraların istila ettiği meydanda oyunlarını oynamaktadır Suralı çocuklar... İşliklerden zeytinyağı taşır kadınlar... Tepenin üzerindeki gözetleme kulesinden batıya doğru dikmiştir gözlerini kule gözcüsü, Teimiussa’dan gelebilecek tehlikelere karşı. Bir köşeden izleyebilirsiniz Sura’nın bir gününü. Her şehrinki gibidir aslında. Yaşam dolu ve hareketli. Ama gözünüzü açınca birden şaşkın bir şekilde bugüne dönersiniz. Çünkü binlerce yıllık bir şehrin, binlerce yıllık bir zeytinyağı işliğinin yanıbaşına parketmiş bir “Kartal”ı ancak bugünün Türkiye’sinde görebilirsiniz.

Zeytinyağı işliklerinin yakınında yerleşmiş, seracılıkla uğraşan bir ailedir Sura’nın yeni sakinleri. Bir zamanlar duvarların, gözetleme kulelerinin koruduğu kenti bugünlerde iki çoban köpeği korumakta. Tabi Sura adına değil yeni sakinleri adına!

Tabi tüm bunlarda Sura’nın suçu da yok değil. Biraz daha önemli bir yerleşim olabilse, biraz daha görkemli yapılar yükselebilseydi topraklarında... Ya da mahçup değil de kibirli bir kent olabilseydi eğer... Belki o zaman bilim adamları bir yüzey araştırmasıyla yetinmeyip sistematik bir kazı çalışması ile ödüllendirebilirlerdi Sura’yı. Böylelikle bugün de “önemli” bir kent olabilir, korunabilirdi. Ve hatta ziyaret etmek isteyenlerin bir bedel ödemesi bile gerekebilirdi. Yapılarının taşları çevredeki binalarda kullanılmak üzere sökülemeyeceği gibi, sökülüp götürülen parçaları da geri getirilebilirdi.

Aslında tüm bunlar için geç sayılmaz. Ama ne yazık ki Anadolulu olmanın, onbinlerce yıllık bir tarih ve kültür birikiminin mirasçısı olmanın getirdiği bir şımarıklıktan olsa gerek, Sura gibi binyılları aşan bir yerleşimi görmezden gelebiliyoruz. Anadolu’nun perspektifinden baktığımızda bin yıllar önemini yitiriyor gibi...

“Curius”: Kahin Balıklar

Tüm mahçupluğuna, terkedilmişliğine karşın yine de Sura’yı ziyaret etmek isterseniz şunu bilmelisiniz ki farkına varılmasa da paha biçilmez bir hazine barındırıyor topraklarında: “Curius”, Kahin Balıklar...

Merak edip arar ya da sorup yerini bulursanız eski bir merdivenle inebileceğiniz vadide Apollon Surius tapınağı yer alır. Yok eğer sabırsızlanıp hemen ve ilk bulduğunuz yoldan vadiye inmek isterseniz –bizim yaptığımız gibi- biraz sıkıntıyı göze almanız gerekiyor. Yamaç oldukça dik ve çalı çırpı acımasızca saldırıyor. Örümcekler ve yılanlar da cabası. Bu engeli aşıp vadiye indiğinizde ise bataklığın keskin kokusu ve sivrisinekler karşılıyor. Ama kekik ve adaçayı kokuları kesinlikle sıkıntıya iyi geliyor.

Belki de eskiçağ insanının daha somut bir tanrı inancına sahip olması, kehanetin tüm insanların günlük yaşantısında son derece önemli bir yer almasına sebep olmuş. Kimi yörelerde kuşların uçuşuna bakarken insanlar, kimi yörelerde hayvanların iç organlarından yola çıkmışlar. Gelecek korkusunun ve merakın beraberinde gelişen en ilginç kehanet sistemlerinden birinin merkezi de Sura imiş. Suralı rahipler balıkların davranışlarından sorgulamışlar geleceği. Şimdilerde bataklık olan vadi bir zamanlar limanın bulunduğu bir koy imiş ve işte o zamanlarda Apollon Surius tapınağı hemen denizin kenarında ve üç kaynak suyunun birleştiği bir yerde kurulmuş. Çevre kentlerden sayısız insan geleceğini sorgulamak için Apollon Surius kehanet merkezinin ve Curius denen kahin balıkların yolunu tutmuş.

Ellerinde iki tahta şişe geçirilmiş on parça kızarmış etle gelirmiş ziyaretçiler. Şişlerdeki etler havuza atılır ve sonra balıkların gelmesi beklenirmiş. “Kahin balıklar” havuza geldiğinde onları dikkatle izlermiş rahip. Balıklar eti parçalarsa sorun yok; ama dokunmazsa, hele ki kuyrukları ile geri iterlerse işte bu ciddi sorun demekmiş kehanette bulunulan kişi için. Balık kehanetini antik kaynaklar böyle anlatıyor. Üzerinde hemfikir olmadıkları tek konu var; balıkların hareketleri mi kehanetin kaynağı, yoksa türleri mi?

İşte cömertliği bu noktada başlar Sura’nın. Hiçbir şey saklamaz. Antik kaynaklarda ne anlatılmışsa balık kehanetine dair, tüm izlerini bugün de bulabilirsiniz. Geçen zaman içinde Apollon tapınağı kısmen bataklığın ortasında kalsa da hala dimdik ayaktadır. Hala Apollon Çeşmesi suları ile beslemektedir vadiyi ve tapınağı. Hatta kimbilir, “curius”lar tapınağın önüne kadar giremeseler de kıyıda bir yerlerde varlıklarını sürdürmektedir.

Ne dersiniz?

Bugüne Ulaşan Sura

Sura Kuzey-güney uzanımında kurulmuş bir kenttir. Yoldan 750 m. ilerlendiğinde şehrin akropolü yükselir. Akropol doğu ve batı yönünden kalın bir duvarla sınırlandırılmıştır. Akropol çevresindeki anakayadan kesilerek oluşturulmuş yanyana mekanlar, ortada bir koridora açılır.

Tepenin üzerinde yine anakayadan kesilmiş ev tipi bir mezar ve bir kaya mezarı yer alır. Bu iki yapı kentin en azından İ.Ö. IV. yüzyıldan beri varolduğuna işaret etmektedir. Kent diğer yapıları ile İ.S. 2. yüzyıl Roma dönemini yansıtır. Birkaç istisnai yapı da Bizans dönemine aittir.

Akropolün güneybatı köşesinde görkemli ve ilginç bir heykel kaidesi denize karşı yükselir. Kaidenin üzerinde Ksanthos Obelisk’inden sonra bilinen en uzun Likya yazıtı yer alır. Ne yazık ki günümüze ulaşana kadar iyi korunamamış olan yazıtın her satırından ancak birkaç harf okunabilir durumdadır. Akropolün alt kısmında anakaya üzerine, Apollon Surius rahiplerinin listesinin kazınmış olduğu, iyi korunmuş iki stel bulunur.

Daha kuzeyde yer alan diğer tepeye doğru ilerlendiğinde ilk dikkati çeken bir Bizans yapısının kalıntılarıdır. Kalıntıların hemen yakınında bir de su sarnıcı yer alır. Kentteki su sarnıçlarının çokluğu ve su kemerine rastlanmayışı Sura’nın su sıkıntısı çeken bir kent olduğu izlenimini vermektedir. İkinci tepenin etrafı anakayasından kesilmiş taş bloklar ile örülmüş bir duvar ile çevrilidir. Tepenin üzeri iki bölüme ayrılmış olup ilki traşlanmış duvarları ve kesilmiş taş izleri ile bir işlik görünümü sergiler. İkinci bölüm ise yamaca bakan bir pencerenin yer aldığı ve duvarlarında ahşap hatıllar için açılmış düzensiz oyukların bulunduğu bir gözetleme kulesidir.

Yaklaşık 200 metre ileride, iki bölümden oluşan oldukça iyi korunmuş bir yapı daha göze çarpar. Hemen yakınında bir de zeytinyağı işliği bulunur. Çevredeki çok sayıda işlikten Sura kentinin antik dönemde önemli bir zeytinyağı ve şarap üretim merkezi olduğu anlaşılmaktadır.

Araziye saçılmış lahitlerin arasından geçerek tekrar akropole dönüldüğünde, tepenin vadi ile buluştuğu düzlükte iki yapı dikkat çeker. Bunlardan ilki Bizans bazilikası, ikincisi ise şehre asıl önemini kazandıran Apollon Surius Tapınağı ve kehanet merkezidir.

İki nefli oluşu ile dikkat çeken bazilika, kısmen iyi durumdadır. Önemini ortaçağa kadar sürdürmüş olduğu bilinmektedir.

Apollon Surius tapınağı ise, antik dönemde vadinin denize açıldığı noktada, limanın dibinde, klasik Roma mimarisini yansıtan küçük, iyi korunmuş bir yapıdır. Kuzey ve doğu duvarlarının ayakta oluşuna karşın batı duvarı ve ön cephesi çökmüştür. Tapınağın iç duvarlarında destekçileri tarafından yapılan bağışları içeren bir yazıt yer alır. Bu yazıtlarda bahsedilen bağışların Apollon Surius’a değil Anadolu’lu at binici tanrı Sozon’a ithafen yapılması ilginç bir noktadır. Sozon, kültü Küçük Asya’nın güney-batısında Helenistik dönem Grek yazıtlarından da bilinen yerel Anadolu’lu bir tanrıdır. Sura’da ise muhtemelen Apollon’un Likyalı özdeşi olarak görülüyordu. Aynı yazıta göre bir bağış da Rhodoslu tanrı Zeus Atabyrius adına kaydedilmiştir.

Tapınağın hemen doğusunda, tepenin eteklerinden çıkan su kaynağı, “Apollon Çeşmesi” olarak bilinir. Apollon Çeşmesi’nden tapınağa su taşıyan kanal örgüsü bugün ne yazık ki bataklığın içinde kalmış.


Antik Kaynaklarda Balık Kehaneti

“Haklarında bir kehanette bulunulmasını isteyen kişiler, kumdaki girdabın bulunduğu deniz kıyısındaki Apollon koruluğuna geldiklerinde, ellerinde her birine on parça kızarmış et takılı olan iki tahta şiş tutarak kendilerini takdim ederler. Rahip koruluktaki yerini sessizce alırken, kişide şişleri girdaba atıp olacakları izler. Şişler atıldıktan sonra havuz, deniz suyu ile dolar ve çok sayıda ve çok değişik boylarda birçok balık neredeyse sihirli bir şekilde ortaya çıkar. Kahin balıkların cinslerini belirtir ve kişi de buna göre rahipten kehaneti öğrenir. Küçük balıklar görülebildiği gibi bazen de balinalar, testere balıkları ve daha başka garip ve bilinmeyen türlere rastlanır.” Polykharmos

 “Lykia’daki Myra’da, Apollon çeşmesinde balıklar kehanetlerini bildirmek üzere üç kez su kanalında toplanırlardı. Eğer balıklar kendilerine atılan eti parçalarlarsa bu kehanetin yapıldığı kişi için iyi, kuyrukları ile geri çevirirlerse de kötüye işaret kabul edilirdi.” Hatta yine Plinius’un anlattığına göre bu su kaynağındaki balıklar Curius adı ile anılarak onlara üç kez düdük öttürülerek sesleniliyordu.” Plinius


MUS Falı

Balık kehanetine ilişkin bir diğer örneğe yine Anadolu’da, Hitit metinlerinde rastlıyoruz. MUS kehaneti denen bu kehanet türü III.Hattuşili döneminde (İ.Ö. 13. yy.) ortaya çıkmış olup çok az örneği bilinmektedir. SAL.SU.Gİ tarafından uygulanan bu fal bir havuz içine konan bir veya birkaç yılanbalığının havuzda belirlenen bir takım yerlere gidiş gelişlerinin ve hareketlerinin gözlemine dayanmaktadır. Havuzdaki noktalar çeşitli yapı, yer ve kavramları sembolize etmektedir. Bu kavramlar ev, kral, saray, hapisane gibi somut olabildiği gibi hastalık, hayat, gelecek günler, günah, ölüm tehlikesi, isyan ve kargaşa gibi soyut kavramlarda olabilmekteydi.

“Büyük Tanrı neden dolayı öfkelenmiş? Ben Tanrıya bunu gidermek için çok dua ettim. Fakat sana, ey Tanrım, başkası tarafından bir şey mi ihmal edildi? Havuz falı olumlu olsun. Ocak yılanı günaha gitti. O uzağa kan ve yemin stelinin içine gitti, Başka bir ocak yılanı saraydan çıktı ve huzursuzluğa gitti, oradan hapisaneye gitti. Uzağa ruhlara indi. Birinci ocak yılanı ise ............ bu tarafa geldi ve o silah ............ gitti. Olumsuz.” KUB XXI 38


Ve son söz George Bean’in anısına, tüm gezginlerin anısına…

Hoşçakal kardeşim şehir

Akşam alacasında

Senin bağrını tepen

İki yumuşak ayak da

Mutlu oldu

Unutma

(Ali Cengizkan)

Hakan Tiryaki

Kizimkazi'de günbatımı...

Görkemli alev topunu söndürürdü deniz Dragos’un günbatımlarında. Oysa burada aynı alev topu denize yaklaştıkça sönmek şöyle dursun, tüm kainatı ateşe veriyor. Hangisi nerede başlıyor, nerede bitiyor; denizde misiniz, gökte mi anlamak mümkün değil. Neredeyse yerçekimine şükredecek insan…

Alevlerin ortasında bir balıkçıl, tek ayağının üzerinde… sanki farkında değil hemen arkasında tutuşmakta olan evrenin. Günbatımında son bir lokma atıştırmak derdinde. Tıpkı sizin gibi, varoluşun büyüsünden bihaber, temel dürtülerinin esiri.

Bir kadının algısı lazım Kizimkazi’de günbatımının renklerini anlatabilmek için. Ana renklerden gayrısını -bilen ama- betimleyemeyen erkek cinsi nasıl anlatabilir karşısında olan biteni? Şu ekvator kuşağına gelince algısı mı değişiyor insanoğlunun, yoksa nesneler büyüyor, parlaklaşıyor, görkem kelimesinin hakkını vermek adına bir biriyle yarışıyor mu?

Alev topunun gözden yitmesiyle hepten gerçeküstü bir tablo belirmeye başlıyor çevrede. Deniz almış başını gitmiş ta uzakta köpük köpük dişlerini gösteren resife. Yerliler ekmek derdinde. Bambaşka bir yaşam başlıyor Kizimkazi’de sular çekildiğinde. Yerli kadınlar rengarenk elbiselerinin içerisinde bellerine kadar suyun içinde. Deniz yerli yerindeyken görülmeyen sayısız kazıkla çevrili yosun tarlaları beliriveriyor sular çekildiğinde. Ve bu denizin içindeki her tarlada yerli kadınları ve çocukları. Dali bile şapka çıkartırdı herhalde bu gerçeküstü, bu masalsı görüntüye… Tekneler omurgası üzerine oturmuş, salınmak şöyle dursun, melankolik bir halde bekliyorlar suların dönüşünü. Her gün tekrarlanan bu ritüele alışamamış bir görüntüleri var hala…

Sarılar, turuncular, turkuazlar yerini kızılın, mavinin tonlarına bırakmaya başlıyor yavaş yavaş. Kizimkazi’de bir gün daha bitiyor. Ertesi gün tüm bu ritüel tekrarlanacak. Sonraki gün yine… Bir kısmı ekmeğini çıkartacak yine, bir kısmı farkında dahi olmayacak olan bitenden. Bazısı içinse yaşam boyu unutulmayacak bir tansık, varoluşun bir mucizesi olarak dimağına kazınacak; her daim şükredecek varoluşa… Louis Armstrong’un kulaklarını çınlatacak her fırsatta: “What a wonderful world…”

Pateriça Köyü

İnsanı masmavi hayallere taşıyor Pateriça Köyü. Basamakları denizle biten merdivenleri, minimal ve büyüleyici mimarisi ile taş evler insanın aklını başından alıyor. Yaşam dediğiniz kavramı tekrar gözden geçirme ihityacı hissediyorsunuz; hemen oracıkta başlıyorsunuz masmavi düşlerinizi huzur ve keyif dolu ayrıntılarla süslemeye.

Pateriça II. Köy

Daha deniz beyazken uyanmak; taş basamaklardan ağır ağır inip, karıncanın su içtiği bu denizin koynuna usulca kendini bırakıvermek… Yaşar Kemal’in kulakları çınlasın! Bu kadarını ancak O’nun romanlarında hayal edebilir insan.

Bir kentin sonuna yetişmek

Ayvalık’la ilk tanışmam seksenli yılların sonlarındadır aslında. Yani bir anlamda sonun yetiştiğimi düşündüğüm cennet köşelerden biri. Bu yüzden olsa gerek, yıllarca hep uzak durdum.

Kıyıları yazlık sitelerle doldurulmuş, otel olarak nitelenen ucube binalar güzelim eski Rum binalarıyla bir arada çarpıklığın abidesi gibi yükseliyor, her geçen gün nüfusu biraz daha artıyor... çok da ilgimi çekememişti Ayvalık.

Hele hele artık dibi görünmez olmuş kıyısı...

Hepsini unutun! Son yolculuğum tüm ön yargılarımı silip attığı gibi bir çeşit bağımlılığı da beraberinde getirdi.


Pateriça I. Köy

Daha önceki gidişlerimde şöyle bir dolanıp o güzel limanında çay içmekten öte geçemediğim Cunda’nın biraz derinlerine inince bambaşka bir yaşam fikri tüm zihnimi kuşattı.

Sanırım biz “büyük kentliler”in en başarılı olduğu konu bu. Tüm yılın yorgunluğunu atmaya çalıştığımız kısa, konsantre tatillerimizi “yeni bir hayat konsepti” hayalleriyle süslemek, yapamayacağımızı haykıran o iç sesimizi bir şekilde susturmayı başararak monoton yaşantılarımızda bir huzur molası, bir parantez arası yaratabilmek...

Ayvalık’a adımınızı attığınızda ilk izlenimleriniz biraz hayal kırıklığı olabilir. Ama belki de bu kenti eşsiz kılan özelliği de bu; sayısız vahalar gizleyen bir çöl misali.

Kokulu Adalar

Bir küçük arşipel aslında Ayvalık dediğiniz... irili-ufaklı tam 35 ada. Kimisinin üzerinde yıkık bir manastır, kimisinin sahipleri koyunlar. Helenler Hekatonisa diye adlandırmışlar; Kokulu Adalar.

Tabi hal böyle olunca yakın zamanda bir ada alma furyası da almış başını gitmiş özellikle en üst kattakiler arasında. Duydukça şaşırıyorsunuz. Ama daha da önemlisi kabullenemiyorsunuz bir adanın bir kişinin “tapulu malı” olması fikrini. Hem de üzerinde yıkık bir manastırla...

Cunda

Cunda Adası

Sadece Giritli mübadillerle zenginleşmiş müthiş mutfağı dahi Cunda’da bir akşam yemeğini eşsiz kılmaya yetiyor. Hatta kendi adıma yeryüzünde rakı içmekten en çok keyif aldığım iki yerden biri olduğunu itiraf etmeliyim.

Dillere destan Girit mezeleri, o nefis mezelerin püf noktası müthiş zeytinyağı ve her türlü deniz mahsülü ile son derece normal bir durum bu aslında.

Dahası, dokusu, atmosferi ve denizle kuşatılmışlık duygusu sıradan şeyleri bile farklı, keyifli kılıyor Cunda’da.

Özellikle günümüz fason mimarisine inat, her biri birer estetik örneği olarak yükselen mütevazı binaları ile Cunda adeta zamanı durdurmayı başarmış bir küçük deniz kasabası.

Liman boyunca yapacağınız kısa bir yürüyüş boyunca denize mi, yoksa birbirinden etkileyici binalara mı bakacağını şaşırıyor insan.

Adanın bazı köşelerinde estetikten nasibini alamamış, böylesine görkemle yükselen bir estetik anlayışından bihaber yapı örneklerine rastlamak  da mümkün.

Başka türlü bir şey...

Güne Cunda’da bir kahvaltı ile başlamaktı niyetimiz. Ayvalık’tan doğru Türkiye’nin ilk Boğaz Köprüsü’nü geçerek Cunda’ya doğru ilerlerken merak açlığın önüne geçti. Pateriça yazan bir tabela, sağa doğru giren, daralan ve kıvrılan bir yol... yeşilliklerin arasında kısa bir yolculuk ve ardından adaların arasında hapsolmuş dingin ve soylu deniz.

Yeşillikleri arasından çıkınca denize iyice yaklaşan yol toprak ama ortalama bir araç için dahi gayet yeterli. Fakat buraların tadına varmak isteyenlere önerim küçük birer sırt çantası ile yürümeleri.

Belki biraz şans ama öyle bir deniz karşıladı ki, adeta deniz değil mermer... yer gök bir olmuş, denizin olması gereken yerde bulutlar. Dev bir aynada yansıyor tüm kainat.

İlk kısa durak Güvercin Adası. Kıyıdan biraz uzakta, yüzebileceğiniz bir mesafede uzanıyor üzerinde yıkık bir manastırla.

Pateriça I. Köy

Tuhaf topraklar buralar, öyle ki, adayı alana manastırı yanında veriyorlar; öyle sıradan bir şey yüzlerce yıllık manasıtrlar.

Güvercin Adası’ndan kendinizi kurtarabilirseniz Pateriçe’nin birinci köyü hemen önünüzde sizi bekliyor. Denizin neredeyse içine kurulmuş köy. O kadar ki, köye girerken yol denizin içerisinden geçiyor. Hatta araçla geçmek biraz stresli olabiliyor.

Kaç hane olduğunu bilemediğim birinci köyün içerisinden dar ve taş bir yol vasıtasıyla geçebiliyorsunuz.

Özellikle birinci köyü ardınızda bırakırken gerçek bir zeytinliğin içerisine giriyorsunuz. Dağ taş zeytin, yamacı deniz...

Pateriça II. Köy

Seke seke aşılan yol bir küçük meydana vardığında artık II. köydesiniz. Bulunduğunuz yer size keyifli şeyler çağrıştırabilir ama sizi biraz ileride bekleyen güzelliğe dair en ufak bir ipucu dahi veremez.

Her biri mütevazı birer huzur abidesi evlerin arasındaki yola bırakın kendinizi. Pateriça’da tüm yollar nehir misali,  ne yapıp edip denize taşıyacaktır sizi, buna alışın...


Pateriça II. Köy

 

Doğrusu sadece yollar değil her daim sizi denize doğru taşıyan. İkinci köyün evleri neredeyse denizin içinde; öyle ki bahçelerin merdivenleri doğrudan denize iniyor.

Denizin kıyısına vardığınızda içinizde, bir yerlerde bastırılmış, susturulmuş bir diğer siz başlıyor kulağınıza fısıldamaya. Hatta önce fısıldıyor, sonra haykırıyor size beton, cam ve çelikle örülü alışıldık sahnemizin dışındaki yaşam ihtimallerini. Dedim ya, biz şehirliler için düşlere dalıp gitme zamanı.

Sabah yüzünüzü Ege’nin sularında yıkamak ya da top yekün bırakıvermek kendinizi dingin sularına. Denizle büyüyen çocuklar, denizin bir parçası ya da yaşamlarının ayrılmaz parçası deniz olan. Ozanların dediği gibi, deniz insanı, yumuşak huylu, haddini bilen...

Üzeri yosunlarla kaplı, taş taş üzerine yığılarak kurulmuş bir iptidai iskele, saatlerce sıkılmadan yürüyerek dahi gezebileceğiniz denli sığ sular, denizle buluşan zeytin ağaçları, küçük ve mütevazı taş evleri ile Ege’yi Ege yapan herşeyi bir arada bulabileceğiniz bir cennet Pateriça.

Ama sanmayın ki bu kadar. Biraz daha yürümeyi göze alırsanız ismiyle dahi ilginizi çekecek, içinizdeki kaşifi dürtükleyecek bir sürprizi daha var Pateriça’nın: Ayışığı Manastırı.


Ayışığı Manastırı

Ayışığı Manastırı

Trajikomik bir Türkiye Cumhuriyeti öyküsü aslında bu. En iyi ihtimalle 1700’lü yıllarda başlayan ve günümüzde zirve noktasına ulaşan bir tuhaf öykü.

İkinci köyü ardınızda bırakırken köyün yerlisi ve yaz-kış yaşayan tek bireyi aynı zamanda Ayışığı Manastırı’nın yeni görevlisi. Görevi sizinle hoş bir sohbet etmek, muhteşem zeytinyağından satabilirse satmak ve de daha ileride bir şey olmadığına; ikna olmazsanız da Ayışığı Manastırı’nın artık Sabancı ailesinin özel mülkü olduğuna ve girilmesini yasak olduğuna ikna etmek.

Dedim ya, trajikomik bir öykü bu.

Zeytinağaçlarının arasından kıvrılarak ilerleyen yol dik bir yamaçla denize kavuşurken tam da buluştuğu noktada Ayışığı Manastırı ile son buluyor. Manastır tabiri caizse, denizin içerisinde.

Hakkında öyle uzun uzadıya bilgi yok ne yazık ki. Ne de olsa burası Anadolu; bin yılların ardından bakarken yüzyıllar –en azından hipermetrop anlayış için- önemini yitiriyor. Mesela manastırın yıkıntıları arasında iki tarih var, 1771 ve 1795. Deniliyor ki bunlar onarım tarihleri. Boşverin, farzedelim yapım tarihleri olsun. Dünyanın bir çok ülkesinde 100 yıllık –oryantalist kıskançlıkla kıytırık diyebileceğimiz- yapıların bile kültür mirası sıfatıyla onore edilip üzerine titreniyor olması küffarın görmemişliğinden olsa gerek.

Sahibinden arazisiyle satılık manastır

Cumhuriyetin ilk yılları. Dünya yeniden şekilleniyor. Bugünden doğru bakınca ahkam kesecek, beceriksizlik atfedilecek bir sürü şey var. Ve mübadele günleri, Selanikli bir aile diğerleri gibi sökülüyor kök saldıkları topraklardan, Ayvalık’ta buluyorlar kendilerini. Selanik’teki varlıklarına karşılık Pateriça köyünün ucunda 171 dönümlük bir arazi veriliyor aileye. Zeytinlikler denizde bitiyor ama bir de sürprizi var arazinin: içinde başa bela bir manastırı var.


Ayışığı Manastırı

Başa bela, çünkü define avcıları tarafından talan edilmiş, atış talimi yapan bıçkınlara dayanmış ve ayakta kalmak bir yana yıkılmaya yüz tutmuş bekar kızların manastırı, Ayışığı Manastırı.

Bir zamanlar bekar kızların Ayışığı Manastırı, adalıların eğitim kurumu, yeni evleneceklerin dilek kapısı, tüm adalıların mesire yeri… Derken Katrinli ailesinin çiftliği, çocuklarının oyun alanı. Çocuklar büyüyüp alıp başını gidince aile de elini eteğini çekince kaderine terk edilen Ayışığı Manastırı.

Ta ki bir kurtarıcı çıkıp da Katrinli ailesi tarafından satılığa çıkartılan Ayışığı Manastırı ve arazisi için milyon dolarları gözden çıkartana kadar. 

Bugünlerde Pateriça köyünde sessiz bir bekleyiş var. Tapulu evlerini manastırın yeni sahipleri, Sabancı ailesine satmayı düşünmeyen 4-5 evin oyun bozanlığı yüzünden süreç biraz uzuyor gibi. Ama manastırda işler tıkırında. Anıtlar kurulundan onay çıktı. Suzan Sabancı Dinçer’in açıklamasına göre bekar kızların Ayışığı Manastırı bundan böyle misafirhane ve etkinlik merkezi olarak sürdürecek varlığını. Tabi daha şimdiden kapıya dikilen güvenlik görevlisinin iki kelimelik uyarısı doğrultusunda: “özel mülkiyet”.

Uzun lafın kısası, Ayışığı Manastırı’nı artık ancak denizden görebileceksiniz. Ve ne yazık ki kültür mirasının tanımlanamadığı bu tuhaf memlekette bir kez daha insanla kültürün arasına “özel mülkiyet” giriyor. Ama inanın denizden gördüğünüzde bile yine o içinizdeki ses durmayacak, bu kez direkt haykırmaya başlayacak...

Son söz...

Luc Besson’un baş yapıtlarından Atlantis’ten:

“Beton, cam ve çelikten yapılmış adına yaşam dediğiniz bu sahneyi unutun. Bırakın kendinizi soylu denize; derine, daha derine...”

Hakan Tiryaki, Seaway 2011

yunanistan.zip

İlgili Video: 

Aynen de öyle, sıkıştırılmış bir Yunanistan güncesi bu. Ucuz tur bulup, balıklama dalarak başlayan, yer yer sefalete dönen ama toplamında ufkunuzu açan türden bir gezi deneyimi.

Tayland dönüşü 14 saatlik uçuşuna ardından havaalanından eve doğru gitmeye  çalışırken bir arkadaşımız aradı ve “haydin İskeçe Karnavalı’na gidiyoruz!” dedi. Yok artık dedik, önce bir gelseydik. Fakat Cuma akşam çıkıp, Pazartesi sabaha karşı dönmek üzere sadece 99 TL’lik fiyatı duyunca daha “dönemeden” yeni bir yolculuk planı hasıl oldu. Programa dahi doğru dürüst bakmadan turu satın aldık. Vize için evrakımızı tamamladık. 99 TL’lik tur için vize vs ilave olarak bir 400 TL daha kadar harcadık ve tur gününü beklemeye koyulduk.

Ta ki yola çıkacağımız günün arifesinde hele bir bakalım dedik, neler göreceğiz, nerelere gideceğiz. İlginç bir tur programı ile karşılaştık. Kelimenin tam anlamıyla “.zip”, demo kıvamında bir Yunanistan gezisi çıktı karşımıza.

Cuma akşam İstanbul’dan hareket, Cumartesi sabah Kavala’da kahvaltı ve şehir turu, yemek. Öğleden sonra Selanik. Selanik’te şehir turu, mekan gezileri ve nihayetinde otele yerleşme. Pazar sabah karga kahvaltısını etmeden hareket, İskeçe’ye varıp karnavala icabet, akşamüstü hareket, Gümülcine’de akşam yemeği ve memlekete dönüş. Programın ana hatları hariç; Cuma gidiş, Cumartesi Selanik’te konaklama ve Pazar İskeçe sonrası dönüş dışında evlere şenlikti.

Turla yurtdışına çıkacaklara ilk uyarı: Sınırın Türk tarafında o sıradan ötekine sekmek istemiyorsanız Yurtdışı Çıkış Harcı’nızı yola çıkmadan yatırın. Hemen yan tarafınızda topluca ve pasaport sahiplerini görmeden işlem yapan bir memur varken siz yan sırada şahsen ve ayazda bekliyor olabilirsiniz; söylenmeyin. Operatörünüz diğeri kadar becerikli olmayabilir. Henüz işlerin sorunsuz aktığı Türk tarafındasınız.


Birazdan Ergene nehrini aşarak ulaşacağınız Yunan gümrüğü içinizdeki hayvanı uyandırabilmek için elinden geleni ardına koymuyor. 5 saatlik bekleme, ki önemli bir kısmı otobüsün içerisinde. İşlemlerin yavaşlığı, dinlenmek adına tek bir barakadan bozma kafe benzeri bir mekan, klozet kapakları dahi olmayan pis tuvaletler… dakika bir, gol bir!

Hele ki bir de şu ulvi “nerede çokluk, orada bokluk” özdeyişinin hakkını veren yurdum insanının yaratıcılığı devreye girince ortalık bir anda Beyrut’a dönüyordu. Aklı evvelin biri “otobüsün evrakı eksik olduğu için beklediğimiz” gibi bir söylentiyi yayınca ortalığa isyan bayrağı açanlar mı istersiniz, geri dönme planları yapanlar mı… tur görevlisi ortaya çıkana kadar gerçekten ibretlikti olan bitenler.

Turu hepten neşeli kılan mevzulardan biri de sabah uyku sersemi sürekli aynı yerlerden geçtiğimiz hissine kapılmamızdı. Meğer mevzu uyku sersemliği değil, yol bilmeyen sürücü ve rehber ikilisinin trajikomik arayışlarıymış.

Planlı ve plansız molalar derken Selanik’e varışımız öğleden sonrayı buldu.

İlk durağımız 20 dakikalığına Beyaz (ya da Kanlı) Kule oldu. Kuleye ulaşana kadar geçtiğimiz her nokta, kordon boyu, binalar; neredeyse İzmir’de olduğumuza yemin edebilirdik. Sahile varınca ortalık da hareketlendi. Kafeleri doldurmuş insanlar, genci yaşlısı ılık bir günün tadını çıkartıyorlardı. Biraz olsun tatilde hissetme fırsatı bulmuştuk ki komut geldi: “Şehir gezilecek, gez!”

Sırasıyla bir kiliseye dışarıdan, birine içeriden bakıp Atatürk’ün evine gittik. Gerekli fotoğrafları çekerek görevimizi başarıyla ifa ederek otelimize intikal etmeye hak kazandık…
Kaldığımız Capsis Otel organizasyondan beklenmeyecek denli makul ve mantıklı çıkınca biraz olsun gevşeyebildik.

Geceyle birlikte gözümüzü Uzo ve meze ikilisi bürümüş bir halde otelden ayrıldık. Daha önce Tripadvisor’da adını gördüğüm Bosphoros’ta muhteşem bir akşam yemeği yedik. Mezeler, köfte, balık, Uzo, tatlı… tek kelimeyle mükemmeldi. Şiddetle tavsiye edilir!

Yemek sonrası Aristoteles ve Venizelos meydanlarında deniz doğru yürümek gerçekten keyifli. İnsanı rahatsız etmeyen, makul bir kalabalığın parçası oluyorsunuz. Pamuk şekerle çocukluk günlerimize döndükten sonra sahile yakın bir noktada “sallama” çaylarımızı içip otele geri döndük.

Tüm bu zaman diliminde tüm mağazaların kapalı olması komşunun krizinin temel sebebinin göstergesi olarak yorumlamak mümkün. Daha saat altıda neredeyse tüm mağazalar kapanmıştı. Ya memleketin “tuzu kuru” kesimindeydik ya da Avrupa Birliği akıntıya kürek çekiyor…

Gece uyku tutmayınca sabaha kadar Selanik sokakları gezildi, ucuz Heineken’in tadına varıldı. Sabah yine karga kahvaltısını etmeden kalkılarak otelin fantastik açık büfesine aval aval bakıldı. Sabahın yedisinde afyon patlamamış daha ve önünüzde sayısız çeşit!

Dokuz civarı tekrar otobüse doluştuk ve de ja vu… yine yoldayız!

Kavala girişinde durduk ve herkes aynı fotoğrafı çekerek bir “misyonu” daha tamamladı. Sonra Kavala sahiline salıverildik bir saatliğine. Kavala sahili neden bilmem, en keyifli kısmıydı kendi adıma. Hele ki Panos Zafeira’da yediğimiz öğle yemeği uzunca bir süre dillerden düşmeyecek gibi.

Toplamda birbuçuk iki saat geçirdiğimiz Kavala’ya tekrar dönme planları yaparak veda edip sonunda İskeçe’ye doğru yola çıktığımızda saatlerimiz 14:00’ü göstermekte idi. Bu arada rehberimizin İskeçe programını açıklaması ile tekrar uyandı içimizdeki hayvan. Düşünün ki “İskeçe Karnavalı” turu satın almışsınız ve rehberiniz size İskeçe’de sadece iki saat geçirebileceğinizi söylüyor. Nasıl uyanmasın o hayvan?

Sonuç olarak pazarlıkla üç saati biraz aşan bir süreye yayıldı İskeçe Karnavalı. Ama gelin görün ki biz geldiğimizde birkaç günlük karnavalın zaten son saatleriymiş. Biz varalı bir buçuk saat olmamıştı ki karnaval bitti :)

İskeçe Karnavalı üzerine birkaç söz etmeden geçmek haksızlık olur. Öyle ki insanın ilk aklına gelen şey neden bizde böyle organizasyonların olmadığı oluyor. Kapatın gözlerinizi ve hayal edin: küçücük bir kentin her köşesinde eğlenen insanlar var. Kimisi kostümlü, kimisi maskeli, bazı erkekler kadın kılığında, dansçılar Rio dansçıları gibi, rengarenk ve en önemlisi, genci, yaşlısı herkes gülümsüyor ve eğleniyor… Diğer taraftan bizi İstanbul’dan toplayıp buraya getiren zihniyet dahi bir haftalık karnavalın son iki saatine iştirak etmeyi yeterli buluyor. Biz ne zaman öğreneceğiz değişik eğlence yöntemleri de olduğunu? Sağa sola ateş etmeden, sonunda kafayı çekip birbirimizin gırtlağına sarılmadan hep birlikte ve coşkuyla eğlenmenin mümkün olduğunu nasıl kavrayabilecek bu memleketin insanı? Gıpta ettik…

Karnavalı kapatıp, bir Türk börekçide bir kez daha karnımızı doyurduktan sonra tekrar düştük yollara.

Sırada son durak Gümülcine var. Küçük kentin nüfusu büyük ölçüde Türk. Nitekim Çukurca Kahve’de kahve molası verdik. Biz “demleme” çayın tadına varmayı tercih ettik.

Yemek organizasyonuna giden diğer yolcuların dönmesiyle artık resmen dönüş yolundaydık.

Gece yarısına doğru tekrar Yunan gümrüğüne vardık. Ne de olsa çıkıyor olduğumuz için olsa gerek, pek uzun beklemedik bu kez. Hele ki artık duty free’ye geçilebileceği anonsu ile herkes, her şeyi unuttu. Bir de üzerine ne pasaport ne da başka bir şey sormayan, alın alabildiğiniz kadar diyen bir duty free söz konusu olunca bizim program yine sarktıJ
Sabah yine kargalar kahvaltılarına hazırlanıyordu ki başladığımız yere, Kadıköy’e vardık.

Kıssadan hisse

Hiç durmayın, soluğu komşuda alın. Varsa kendi aracınızla, yoksa Dostluk Treni ile; yok sinirlerim sağlam, bana komaz derseniz otobüsle. Ama mutlaka gidin.

Öncelikle fiyatlar makul. Tur operatörlerinin turlarına katılırsanız kişibaşı akşam yemeği fiks menü 35 €. Yok ama biz çıkıntıyız derseniz 17,5 €’ya on küsur meze ve et ya da balık, uzo ve üzerine ikram tatlıdan oluşan bir ziyafet çekebilirsiniz. Hele ki Kavala’da sekiz çeşit muhteşem meze, kelle başı tekir tava, ev şarabı ve tatlı için ödeyeceğiniz rakam bahşiş dahil 15 €. Ve inanın ne yerseniz inanılmaz lezzetli…

Selanik’e mutlaka gidin. Ege’nin iki yakasının ne denli benzer olduğunu burada daha iyi anlayacaksınız.

İskeçe Karnavalı’nı ise mutlaka görmelisiniz. Ortak coşkuya kendinizi kaptırmamanız için gerçekten kıl bir varlık olmanız gerek; aksi durumda ağzınız kulaklarınızda, gülücükler saçarak ve önünüze gelene gülümseyerek geçireceksiniz zamanınızı…

Fotoğraflarla "yunanistan.zip"

İkiyüzlü ada: Zanzibar

Bu nasıl bir başlık demeyin ya da son satıra geldiğinizde kararınızı kendiniz verin. Geçirdiğimiz on günün sonunda bu adayı anlatmak için bulabildiğim en doğru başlığın bu olduğuna karar verdim…

Biraz gerilerden gelirsek eğer, aşağı yukarı yirmi yıl kadar önce fotoğraflarını gördüğüm bu adayla aramda platonik bir ilişki vardı. Denizi, doğası, insanları, kapıları ve sualtı yaşamının büyüsü ile hep zihnimin bir kenarında bekledi. Ta ki geçtiğimiz günlerde” yetti canıma, artık zamanıdır” diyene kadar. Ve başladık internet denen mucize ile Zanzibar’ı didiklemeye.

Yüce Google ve sayısız site sayesinde daha gitmeden Zanzibar’ı, sahillerini, kentlerini, otellerini… her şeyini neredeyse ezberledik. Qatar Airways’ten biletlerimizi ayırttık, Sajjid Jaffar’dan aracımızı kiraladık. Bazı otellerden direkt olarak, bazılarından aracı kurumlar vasıtasıyla konaklama rezervasyonlarımızı ayarladık. Google Earth üzerinden Ada’nın tüm kumsallarını gezdik. Nüfusundan diline, para biriminden trafiğine Zanzibar’a dair ne varsa araştırıp dersimize eksiksiz çalıştık diyebilirim.

Zanzibar’a Ulaşmak

 


Öncelikle nasıl gidilirden başlayalım. Mevzu bahis adanın Afrika’nın doğusunda ve neredeyse ortalarında bir yerde olduğunu hatırlatarak özellikle con con turistler ya da uzun uçuşlarla arası hoş olmayanlar için biraz hatta bayağı bir sapa kalacağını hatırlatmakta fayda var.

Qatar Airways bulabildiğimiz en hesaplı alternatif olarak gayet cezp ediciydi. Ta ki Doha havaalanında geçirilmesi söz konusu yaklaşık yedi saatlik bekleyişe kadar… Giderken bagaja verdiğimiz tavlamız dönüşte kurtarıcımız oldu diyebilirim. İstanbul’dan Doha’ya yaklaşık dörtbuçuk saatlik bir uçuş söz konusu. Havaalanında geçireceğiniz yedi saatin ardından Darüsselam’a bir altı saat kadar daha uçtuk. Bu uçuşun sürprizi ise sabahın yedisinde Nairobi’de uyanmamız oldu. Ne biletlerimizde, ne de uçuş öncesi herhangi bir bilgilendirme yapılmadığı için ilginç bir sürpriz oldu; bir de Nairobi görmüş olduk…

Darüsselam havaalanı son derece neşeli. Güleryüzlü ve bir o kadar yavaş alan görevlileri ve onların benzersiz İngilizceleri sayesinde vize işlemleri bambaşka bir deneyim haline geliyor. Tanzanya’ya girişte 50 USD vermeniz vize prosedürünün temelini oluşturuyor. Doldurmanız gereken formu düşünerek bir kalem bulundurmanızda fayda var. Ve işlemleri başlatmak için asık suratlı ama yine de sevimli memura pasaportunuzu, formu ve 50 USD’ı verdikten sonra başlıyorsunuz beklemeye. Biraz olsun pimpirikli bir insansanız bu süreç sizde farklı endişeleri tetikleyebilir ama biz ve diğer yolcular hiçbir sorun yaşamadık. Güleryüzlü memurların adamına göre değişen spontan sorularının ardından artık ülkeye resmen kabul edilmenin onuru ile Tanzanya’ya adım atıyoruz.

Tabi Darüsselam’dan sonra sırada varışımızdan çok önce rezervasyon yaptırdığımız Darüsselam – Zanzibar uçuşu var. Uçuş saatlerinden dolayı biz Coastal Aviation’ı seçtik bu neşeli uçuş için. Neşeli diyorum, çünkü pırpırla uçuyoruz. Pilotla beraber oniki kişilik uçağımızda dilerseniz pilotun yanında uçabiliyorsunuz. Havaalanı, bagaj alımı… her bir aşaması ayrı bir film bu uçuşun. Con con turistler ya da uçuşla sıkıntısı olanlar için bir kez daha uyarıda bulunmakta fayda var, keyifli ama pek de konforlu olmayan bir uçuş söz konusu ama manzarası ilaç gibi geliyor.

 


Stone Town

Stone Town Zanzibar’ın sadece başkenti değil, kısaca her şeyi. Unutmamanız gereken ilk kural; tüm ihtiyaçlarınızı Stone Town’da gidermelisiniz. Stone Town’dan ayrıldığınız andan itibaren banka, döviz bürosu, market… ya da ihtiyaç duyacağınız ne varsa hepsini ardınızda bırakmış olacaksınız. Bizim için acı bir tecrübe oldu. Dongwe’den gerisin geri Stone Town’a para çekmeye gitmemiz neredeyse yarım güne ve inanılmaz bir yorgunluğa mal oldu.

Stone Town’da ilk günümüzü rölantide daha açıkçası uyuyarak geçirdik desek yeridir. İşin doğrusu aksi de pek mümkün değildi. Yorucu yolculuğun ardından görmeden rezervasyon yaptığımız tek mekan olan Manchi Lodge’un, daha doğrusu yolunu ve konumunu görünce ciddi bir hayal kırıklığı yaşadık. Yorgunluğun da etkisi ile görmezden gelip uyumayı tercih ettik. Uyandıktan sonra kendimizi attığımız Stone Town’ın neredeyse her köşesinin aynı olduğunu görmek hayal kırıklığımızı gidermediyse de en azından daha önce gezimizin 3 gün kalmayı planladığımız Stone Town ayağını revize etmemizi sağladı.

İlk günün akşamüstüne Forodhani Parkı çevresinde başladıktan sonra kiralık aracın nimetlerinden faydalanmak ve çevreyi tanımak için bastık marşa, bıraktık kendimizi soldan akan araç, motorsiklet, bisiklet ve yaya trafiğine. Ve tabi birkaç dakika içinde kaybolmayı başardık.

Böylelikle başladık gezinmeye kentin kalabalık sokaklarında. Bankaların saat 15:00 itibarı ile kapandığı kentte yaşam büyük ölçüde akşamüstü başlıyor. İlk gün tesadüfen keşfettiğimiz Kwality Market İstanbul’un bir sokak arası marketinden hallice olmasına karşın Ada’nın tek ve en büyük marketi. Bisküviler bayat, peynir sadece mozarella ya da şarküteri ürünleri yok. Ama baharat ve baharatlardan mamul bolca ürün mevcut. Sonraki günlerde ilk görüşte burun kıvırdığımız Kwality Market’i ne denli aradığımızı tahmin bile edemezsiniz…

Kentte bolca ATM var ama döviz bürosu olarak sadece Forodhani Parkı’nın köşesinde bir minik dükkan bulabildik. Cebinizde Amerikan Doları ile alışveriş yapmaya kalktığınızda bu döviz bürosunun değerini daha iyi kavrıyorsunuz. Döviz kuru, örneğin döviz bürosunda 1 USD için 1700 TZS olmasına karşın benzin istasyonundaki görevli önce 1 USD için 1000 TZS olarak şansını denedi ve nihayetinde de acemiliğimizden yararlanıp kentteki ilk saatlerimizde 1500 TZS üzerinden benzin vererek bize ilk kazığı atmayı başardı.

Stone Town’da ne yapılır derseniz, biz her fırsatta Livingstone’da aldık soluğu. Forodhani Parkı’nın yanıbaşındaki Livingstone son derece keyifli bir mekan. Kumsalda yer alan restoran-bar aynı zamanda eşine pek rastlanamayacak da bir şova tanık olmanızı sağlıyor: iskelesi olmayan feribotun yüklenme serüveni. Bunu nasıl anlatabilirim bilmiyorum ama en azından denemeliyim.

 


Feribot dediğim sanırım 30 ya da 40 araç kapasiteli çıkartma botu kılıklı deniz araçları aslında. Ve curcunanın kaynağı kumsala baştan kara yanaşan feribota araçlar herhangi bir yol ya da iskele değil, kumu aşarak ve rampasına tırmanarak binmek durumundalar. Hafif meyille aşağıya doğru gazı veren kamyonetler, minibüsler, otomobiller kumu aşabilir ve rampayı da tırmanabilirlerse mutlu sona ulaşabiliyorlar. Muvaffak olamayıp kuma saplanmış araç neredeyse sürekli görülebilir.

Tekrar Livingstone’a dönersek, yemekleri ve özellikle porsiyonları gayet başarılı. Özellikle de Pina Colada’sı nefis. Fiyatlarının ortalamanın üzerinde olduğunu hatırlatmakta fayda var. Buna karşılık iki kişi ortalama 50.000 TZS (~29 USD) ödeyerek tıka basa doyabilirsiniz.

Stone Town aynı zamanda Ada’nın tüm aktiviteleri için de bir merkez durumunda. Dalış, baharat turu, şnorkel turları, yunuslarla yüzme turu… her türlü aktivite için acenteler mevcut. Acentelere ulaşamadan sizi bulması muhtemel sayısız “papasi” süreci hızlandırabileceği gibi can sıkıcı olabilme potansiyeli de taşıyor.

 


Papasiler ya da acenteler kanalıyla yapabileceğiniz aktivitelerin başında Prison Island’a gidip şnorkel yapmak ve dev kaplumbağaları ıspanakla beslerken fotoğraflarını çekmek gelebilir. Ada son derece keyifli ama asıl hazinesi suların altında saklı. Maksimum 5 metreye kadar derinliklerde birbirinden etkileyici mercanlar ve rengarenk sualtı canlıları sizi bekliyor olacak. Prison Island için yarım günlük turlar organize ediliyor. Kişi başı 20 – 35 USD arasında fiyatlarla katılmanız mümkün. Bu gezinin bizi en çok eğlendiren kısmı ne suyun altı, ne de adanın yapıları, karadaki ilişkiler yumağı oldu. Turizm Ofisi’ndeki görevli ile görüştük önce. Görevli bizi turu yapan teknenin sahibi sıfatı ile bir adamcağıza emanet ederken ona ödediğimizin dışında hiçbir ödeme yapmamamız konusunda bizi sıkıca uyardı. Kaptanın peşine takılıp kumsala yollandığımızda kaptan bizi başka bir kaptana havale ederken kendi payını alıp kalanı yeni kaptana verirken bize dönüp ödemeyi yaptığını ve başka hiçbir ödeme yapmamamızı söyledi. Birkaç dakikalık bekleyişin ardından bizi ve 4 kişilik başka bir grubu peşine takan kaptanımızın peşi sıra denize biraz daha yaklaştık. Derken Gladiator adlı tekne ve kaptanına emanet edilirken yine aynı uyarıyı dinlemek durumunda kaldık: “paranız ödendi, başka bir ödeme yapmayın.” 50 metre mesafede 4 kez el değiştirdikten sonra Zanzibar’ın ve bu coğrafyanın klasik teknelerinden birisine binerek 15 beygirlik kıçtan takma motorumuzun ağlamaklı sesleri eşliğinde pruvamızı Prison Island’a çevirdik.

 


Öğle saatlerinde Prison Island dönüşü Livingston’da bir molanın ardından bu kez Baharat Turu için yola koyulduk. Adanın iç kesimlerinde bolca rastlamanız muhtemel olan baharat çiftliklerinde tropik meyvelerden, masanızda görmeye alışık olduğunuz ama neye benzediğine dair hiçbir fikrinizin olmadığı çeşit çeşit bitkiyi görme şansınız var. Tabi ki ücreti mukabilinde. Herhangi bir gruba dahil olarak katılabileceğiniz gibi münferit olarak da katılabileceğiniz Baharat Turları teorik olarak –kişi başı- grupla 15 USD, münferit olarak 20 USD. Biz fahri rehberimiz Sajjid vasıtasıyla tanıdık bir çiftliğe gittik. Kazancımız olmadı ama maliyetimiz biraz daha arttı. Bir çeşit kooperatif sisteminden bahseden çiftliğin rehberi 20 USD alana kadar neredeyse konuşmadı bile ama ödemeyi alır almaz dili çözüldü ve şovlarına başladılar. Zaman zaman sözlü sınav tadında geçen turumuz boyunca önümüze ne geldiyse kokladık, tattık ve genelde yanlış cevaplar vererek rehberlerimizin işlerini hakkıyla yapmalarını sağladık. Turun çeşitli evrelerine monte edilmiş kızkardeşlerin elcağızlarıyla yaptıkları ürünler, komünün kendi elleriyle hazırladığı yağlar, parfümler gibi zengin bir içeriğin yanı sıra gerçekten ilginç şeyler öğrendik. Ylang Ylang ve Lemon Grass benim favorilerim oldu. Gezinin sonunda edindiğim hindistan cevizi yapraklarından mamul kravat günün en sevimli hediyesiydi…

Bize bir günlük Stone Town yetti ve hatta arttı bile. Turun hemen ardından programımızı değiştirip Paje’ye doğru yola çıktık. Aslında Paje için gezimizin dördüncü gününü beklememiz gerekiyordu. Ama internet üzerinde yaptığımız araştırmada birçok “guesthouse” görmüştük. Bunlardan birisine kapağı atmak umuduyla koyulduk yola.

Yollar Ve Yolculuk

Stone Town ile Paje’nin arası yaklaşık 60 kilometre. Yani hepi topu yarım saat, bilemediniz kırkbeş dakikalık mesafe. Ama söz konusu olan Zanzibar olduğunda bir an evvel öğrenmeniz ve öğrenmenin ötesinde hazmetmeniz gereken birkaç temel kavram var.

 


Hakuna matata bunların ilki. Aslan Kral’da şarkı olarak sevmiştim ama Zanzibar’da ne yalan söyleyeyim, zaman zaman ölçü biraz kaçtı. Aslında güzel Türkçemizin argo arşivinde bu tamlamanın tam olarak karşılığı mevcut ama nezaket sınırları içerisinde kalmak adına “sorun değil, dert etme, hallolur!” diye çevirelim. Otelde yanlış oda ayrılmış, yanıt, hakuna matata! Aç kaldık, ekmek bile mi yok, yanıt, hakuna matata! Zanzibar’ın abrakadabrası hakuna matata…

İkinci önemli sözcük “pole pole”. Yani, “yavaş yavaş”. Bu da ilki kadar önemli, çünkü biz şehirlilerin zaman algısı burada alt üst oluyor. Önceleri Einstein’ın izafiyet teorisini ortaya attığında ya aşık ya da depresyonda olduğunu düşünmüştüm. Kusura bakmasın Einstein, Zanzibar’da geçen on günden sonra kim olsa fark eder zamanın göreceliğini…

İlk başlarda sevimli bulacağınız, hatta seveceğiniz ve fakat birkaç gün sonra zaman zaman duymak dahi istemeyeceğiniz bir sözcük daha var: Jambo! Hatta neden bilmem, Jambo! Jambo! Çoğu zaman. Yani “merhaba”. Ne var bunda diyebilirsiniz ilk başta. Fakat her gittiğiniz yerde 3 yaşında bebelerden yaşlı başlı teyzelere kadar dört bir yandan durmaksızın Jambo! Jambo! Sesleri ve her birine yanıt verme refleksi bir süre sonra yoruyor sanki insanı… Belki de bir çok seferinde Jambo’nun ardından bir şeyler satmak isteyen birilerinin çıkması da bu durumu körüklüyor.

 


Tekrar yollara dönersek, sanırım turumuz boyunca yaptığımız en akıllıca iş bir araç kiralamak oldu. Normal koşullar altında toplu taşıma adına “Bala Bala” adını verdikleri kamyonet kasasına yerleştirilmiş sıralardan oluşan ve genelde balık istifi, hatta arkasına asılarak yolculuk etmek zorunda kalacağınız ucuz adrenalin araçları söz konusu. Ya da hatırı sayılır rakamlar ödemeniz gereken taksi diğer seçeneğiniz olabilir. Ama hepsi bu…

Adada tüm yollar Stone Town’a çıkıyor. Kuzeye giden yollar çok daha düzgün. Ana arteller dışına çıktığınızda yoldan bahsetmek mümkün değil. Diğer taraftan yolların tamamı benzersiz bir güzelliğe sahip. Çoğu yol muz ağaçları ve Hindistan cevizlerinin arasından uzanıyor. Fakat her ne kadar Wikipedi Ada nüfusunu 1.000.000 olarak vermişse de bu rakam çok az geldi bize. Nitekim sadece birkaç dakika bile insan görmeksizin yolculuk etmeniz mümkün değil. Adanın neredeyse her santimetrekaresinde insanlar yaşıyor. Hal böyle olunca yollar da evlere şenlik bir hal alıyor. Yayalar, bisikletler ve motorlu taşıtlar hep birlikte aynı yolu kullanıyor. Yayalarla bisikletliler yolun asıl sahibi oldukları gibi bir kanıya sahipler ve hal böyle olunca araç kullanırken her an tetikte olmanız gerekiyor.

Ters akan trafikte araç kullanmak konusunda bir an bile sıkıntı yaşamazken tüm ada yollarını kat etmeme rağmen yaya ve bisiklet popülasyonuna alışamadım. Hatta biraz da fobi oldu diyebilirim.

Yollarda dikkat edilmesi gereken bir diğer önemli konu da yaban yaşamı. Mesela Jozani Forest boyunca her an önünüzden Kırmızı Maymun geçebilir. Ya da Pongwe yolunda iki şeride birden yayılmış, huşu içinde uyuklayan keçi klanları görebilirsiniz. Öküzler orada da bildiğimiz öküz zaten…

Trafik polisleri apayrı bir alem. Öncelikle araç kiralamayı düşünüyorsanız ehliyetiniz uluslararası değilse ücreti mukabili -10 USD- bir permi almanız gerekiyor. Bu belgeyi size aracı kiralayan şahıslar alıyorlar. Bu belgeyi kesinlikle yanınızdan ayırmayın; gerçekten değerli. Trafik polislerinin ceza kesme yetkisinin olmadığı ve direkt olarak sizi en yakındaki mahkemeye –ki yakında mahkeme hiç yok- sevk ettiği düşünüldüğünde bu basit belge pasaportunuz kadar değerli hale geliyor…

Polislerden ayrıca bahsetmek yerinde olacak sanırım. Aklınızda olsun, polis arabası diye bir şey yok, varsa da biz göremedik. Beyaz üniformalı adamlar polis. Genelde çift oluyorlar ve yaya ya da bisikletliler. Şehirler arası yollarda kontrol noktaları var. Ayrıca her yerleşimde bir karakol.

Gelelim bizim polislere ilişkin deneyimlerimize. İlk kez Paje’ye girmek üzereyken çevrildik. Kibar bir memur, neşeli bir İngilizce ile Swahili dersi verdikten sonra bizi Paje’ye kabul buyurdu. Sayesinde “Habari?” ve “Karibu” sözcüklerinin anlamını öğrenirken kültürel etkileşimin de dibine vurmuş olduk.

Sadece bir saat sonra bir başka polise market sormak için durduk; durmaz olaydık. Daha anayola çıkmak üzere olduğumuz için bir an için çıkarttığım ve henüz takmadığım emniyet kemeri yüzünden 40 USD ceza ile burun buruna geldim. Daha da beteri, polisin ceza kesme yetkisi olmadığı için bilmem neredeki mahkemeye gitmem gerekecekmiş! İnsanüstü bir sabır ve kedi yavrusu sempatisi ile beyimizi ikna ettikten sonra emniyet kemerimizi bir daha hiç çıkartmadık desek yeridir…

Bir sonraki polis deneyimi ise hepten sinir bozucuydu. Kendwa’ya doğru inanılmaz güzel bir yolda, muz, mandalina, ekmek ağaçları, papayalar ve daha adını bile bilmediğimiz birbirinden muhteşem ağaçların arasında ilerlerken Kinyasini yakınlarında bir kontrol noktasında çevrildik. Memur evrakı istedi ve lanet olası permi kağıdını bulamadım. Bu arada polis memuru ile aramızda ilginç bir diyalog başladı. Yaklaşık 40 derece sıcakta yolculuk ederken bizi çeviren memur bana neden üzerime t-shirt giymediğimi sordu. Kibarca sıcaktan demem yeterli olmadığı gibi bir de üzerine adamı daha da coşturdu. Gururla kullandığı “respect” kelimesi üzerine kurduğu cümlelerle bana yaptığımın saygısızlık olduğunu, yasak olduğunu, cezası olduğunu, mahkemeye çıkmam gerekeceğini vs anlattı durdu. Bir ara boş bulunup kendi ülkemde böyle bir şey yapıp yapamadığımı sorduğuna pişman oldu tabi ki. Sonuç olarak müsaade isteyip fahri rehberim Sajjid’i aradım ve durumu anlattım. Sajjid benim adıma söz konusu evrakı düzenlediği için derdimizi anlatır, faksla falan göndertiriz diye düşündüm safça…

Sajjid’le yaptığı görüşmenin sonunda “respect”ine 15.000 TZS değer biçtiğini öğrendik memur beyimizin. 15.000 TZS ile incinen “respect”i onarılan memur beyimiz bizi dostça önerilerle uğurladı.

Fakat yine de en yaratıcı memur ödülü Cumartesi günü her şeyimiz tamam, kemerimiz takılı, edep yerlerimiz örtülü bir şekilde seyrederken bizi çeviren Matemweli memura gitti. Her şeyin tamam olduğuna ikna olunca dönüp bana “neden araba kullanırken sigara içiyorsun?” diye sordu. Ben hala sakin bir şekilde anlamaya çalışırken Nükhet’te film çoktan kopmuştu. Farklı dillerin avantajlarını sonuna kadar kullandığımızdan emin olabilirsiniz. Adam resmen birkaç dakika boyunca araç kullanırken sigara içmenin tehlikeli ve yasak olduğuna dair bizi ikna etmeye çalıştı. Sonunda pes etti ve evrakımızı verip bizi azat etti. Haziran 2012'de tekrar gittiğimizde öğrendik ki artık seyir halinde sürücünün sigara içmesi yasakmış.

Paje Beach

Paje’ye yaklaşırken akşama kalacak bir Guesthouse bulmak ve biraz alışveriş yapıp yemek konusunda kendi başımızın çaresine bakmak niyetindeydik. Paje’de de kent merkezini bulamadığımız gibi market de hak getire. Neyse ki Jambiani yolunun başında bir Supaduka olduğunu öğrendik. Supaduka yine hayal kırıklığı oldu. Umutsuz ve aç bir halde kıvranırken Paje yolunun çıkışına doğru Soko Cafe/Market’i fark ettik. O andan itibaren Soko ve sahibi Abdul kurtarıcımız oldu. Market olarak ne derece felaket olsa da kafe olarak Abdul her seferinde bizi doyurdu. Hatta sayesinde Chapatti (katmer) manyağı olduk. Jambiani yolunun hemen başındaki supaduka’nın yanı başındaki meyve satan mini tezgah da bir diğer kurtarıcımız oldu. Beş ya da altı bin Tanzanya Şilini vererek tropik meyvelerden oluşan nefis bir yemek yedik.

 


Paje’de tesadüfen bulduğumuz guesthouse’a gecelik 40 USD ödedik. Adada geçirdiğimiz günler boyunca kaldığımız en keyifli yerlerden biriydi. Kumsala cepheli guesthouse’ta ihtiyaç duyacağınız her şey, buzdolabı, ocak, mutfak gereçleri… her şey mevcut. Tek eksik alış veriş yapacak bir market olmaması…

Burada adanın bir gerçeği ile daha yüzleşmemiz gerekti; elektrik kesintisi. Neredeyse düzenli olarak elektrikler kesilmekte ve geceleri yakınınızda bir fener bulundurmanızda fayda var. Büyük tesislerde jeneratör çözüm olarak imdada yetişiyor ama kaldığımız küçük ölçekli mekanlarda ciddi sorun yaşadık bu konuda. Gece chapatti’lerimizi alıp rüzgarlı verandamızdan denize doğru uzanan talk pudrası kıvamındaki kumsala sadece bakmak dahi tüm yorgunluğumuzu almaya yetti.

Guesthouse’ın bir bonusu da köpekler oldu. Bu arada adada neredeyse hiç köpek görmediğimizi fark ettik. Sonra öğrendik ki ada halkının evcil hayvanlarla ilişkisi alıştığımızdan biraz farklıymış. Bir kısmı inançları gereği köpeklerden hoşlanmıyor zaten. Paje’de kaldığımız ya da Paje’den geçtiğimiz günler boyunca guesthouse’ın köpekleri tıka basa doydular…

Stone Town’dan kaçmak adına plansız geldiğimiz Paje’de geçirdiğimiz ilk günden pek bir şey anlamadık diyebiliriz. Ancak Kizimkazi’de ilk kez tanık olduğumuz gelgit Ndame Beach’te kaldığımız günlerde Paje sahilinde de aynı manzaraya tanık olmamızı sağladı. Sular çekildiğinde bambaşka bir manzarayla karşılaşıyorsunuz.

Kizimkazi

Paje’den geçtiğimiz Kizimkazi Dimbani öncelikle yunus turları ile biliniyor. Kizimkazi Dimbani’ye gitmeden yoldan sola sapıp diğer Kizimkazi’ye, Kizimkazi Mkunguni’ye uğramak istedik. Bu küçük balıkçı köyünün kumsalına yaklaşırken karşılaştığımız manzara gerçekten büyüleyiciydi; deniz gözü alacak denli parlak ve zümrüt yeşiliydi. Hevesle sahile girerken birden dört bir tarafımız yunus turu pazarlamaya çalışan “beachboy”larla sarıldı. Öyle ki resmen kaçarak uzaklaştık.

 


Tekrar normal rotamıza dönüp iki günümüzü geçireceğimiz Kizimkazi Dimbani’ye doğru yolumuza devam ettik. Dimbani’deki ilk günümüzde Kizi Dolphin Lodge’ta rezervasyonumuz vardı. Otele varır varmaz yüzmek için kendimizi sahile attıysak da pek gözümüz tutmadı. Oteldekilere danıştığımızda bize The Residence Otel’in yer aldığı sahili önerdiler. Kizimkazi yolu üzerinde yer alan kumsal sadece 6-7 dakika mesafede ve son derece sakin. Günün büyük bir kısmını yaklaşık 2-3 km uzunluğunda bir kumsalda tek başımıza yüzerek ve güneşlenerek geçirme şansımız oldu.

Kizi Dolphin Lodge en çok sıkıntı yaşadığımız otel oldu. Elektrik kesintisi, susuzluk, jeneratör arızası, yanlış oda rezervasyonu… adeta hepsini al geldi. Neyse ki lezzetli akşam yemeği biraz olsun kendimize gelmemizi sağladı.

Gecenin devamında ertesi gün yerleşeceğimiz koyun diğer tarafında yer alan Karamba Otel’de birer Pina Colada ile günü bitirmeye karar vermiştik ki Zanzibar’ın gerçek büyüsü ile ilk kez karşılaştık: deniz gitmiş! Abartmıyorum, bildiğiniz deniz yok, tekneler kumun üzerinde… aklımızı başımızdan aldı bu görüntü. Saat 22:00 civarında tekrar yükselen suların kumsalı dolduruşunu çıplak gözle izleyebiliyorduk.

Akşamüstü tanıştığımız Ussi ile ertesi gün sabah saat 06:00’da buluşup yunuslarla yüzmeye gitmek üzere anlaştık. Hatta kahvaltıdan sonra da Safari Blue turunu kapsayan anlaşmamız karşılığında kendisine 150 USD ödedik ki bu gerçekten çok hesaplı bir fiyatmış.

 


Önceki gün sularla kaplı sahili bu sabah kumlar üzerinde yürüyerek geçtik ve açıkta bir yerde bekleyen tekneye ulaşarak 5-10 dakika mesafedeki yunus bölgesine ulaştık. Sabah 06:25 civarında yunusları beklerken daha şimdiden 4 tekne ve en az 15 kadar ziyaretçi olmuştuk bile. Çok geçmeden şişeburunlu yunuslarımız görünmeye başladı. Doğrusunu isterseniz kendi adımıza yunus turunu erken kestik, çünkü içimize sinmedi. Yunuslar göründüğü anda gazlayan tekneler, suya atlayan insanlar… kendimizi yunusların yerine koyunca vazgeçtik bu sevdadan. Vazgeçene kadar da bir hayli yunus görüp birlikte yüzdük, fotoğraflarını çektik ve bir daha ki sefere sabah en geç 05:00’te orada olmak koşuluyla denemeye karar verdik.

Dönüşte kahvaltının ardından özellikle open-sky bath’lerine tav olduğumuz Karamba Otel’e yerleştik. Bir İspanyol işletmesi olan tesis şirin, temiz ve özenli. Odalar gayet yeterli ve her odada su ısıtıcıyla çay olması bizi mutlu etmeye yetti. Ayrıca özellikle yağmur altında open-sky bath’te duş almak da bambaşka bir keyif. Mutfağı için dört dörtlük diyebileceğimiz Karamba’da özellikle pizza ve pina colada tam notu hak ediyor.

Saat 10:30’da günün ikinci programı Safari Blue için tekrar Ussi ile denize açıldık. Safari Blue belki de en keyif aldığımız aktivite oldu. Yaklaşık bir buçuk saat süren yolculuğun sonunda önce Paradise Island açığında şnorkel yaptık. Burada suyun altı gerçekten çıldırmış! Mercanlarından balıklarına coşmuş. Tek şanssızlık sualtı fotoğraf makinemizin şarjının bitmesi ve şnorkel keyfimizin biraz da olsa erken sona ermesi oldu.

Şnorkelin ardından 10 dakika ileride denizin ortasında yer alan yaklaşık 200 metrekarelik bir kum tepesinde Ussi ve yardımcısı yemek ve içecek servisimizi hazırlarken biz de kuşlarla haşır neşir olup fotoğraf çekerek vakit harcadık. Normalde deniz mahsulleri, meyve ve içecekten oluşan menüden biz deniz mahsullerini çıkarttık. Birazdan denizin ortasında bir kum tepesinde bize özel hazırlanmış mütevazi bir masanın etrafındaydık. Buradaki sefamız yağmur yüzünden planladığımızdan biraz erken bitti. Günün sonunda Safari Blue bana göre Ada’nın bir numaralı aktivitesi olarak gözüme girmeyi başardı.

Safari Blue’nun yorgunluğunu atar atmaz fotoğraf makinemizi alıp kendimizi kumsala attık. Suların da çekilmesi ile ortaya çıkan manzara kelimelerle anlatılacak türden değil. Böyle bir gün batımı, bu denli aykırı renkler ancak cüretli bir ressamın tablosunda bir araya gelebilir. Günbatımı, kumun üzerine oturmuş tekneler, rengarenk yansıyan günün son ışıkları, çekilen sulardan kabuklu, yosun ve denizyıldızı toplayan yerliler, kumsalda yaşlısı, genci ile Kizimkazi yumuşacık sarı bir ışık altında bize kolay kolay unutamayacağımız bir görselliği zihnimize kazıdılar.

Otelin hemen açığında iki şamandıra ile işaretlenmiş mini resif adanın diğer bölgeleri gibi canlıları ve rengarenk mercanları ile sıkılmadan saatlerce şnorkel yapabileceğiniz bir mini sualtı cenneti. Otelden ayrılmadan önce erkenden bir kez daha fotoğraf makinemizi alıp resifin yolunu tuttuk.

Doğrusu Karamba’dan ayrılmak gerçekten zor oldu.

 


Doğu Sahili

Kizimkazi’den çıkarak Jambiani üzerinden Paje’ye, Ndame Beach Lodge’a vardığımızda henüz öğlen dahi olmamıştı. Doğrusu Paje’ye geri döndüğümüzde Ndame’deki rezervasyonumuzu boş verip tekrar guesthouse’ta kalmak niyetindeydik. Fakat Abdul’ü bulamayınca aç kalma endişesi ile Ndame’ye yerleştik. Ndame son derece mütevazı ve sevimli bir işletme aslında. Ama guesthouse’un huzuru ve verandası aklımızı çelmeye yetiyordu.

Ndame’de zamanımız çekilen sulardan geri kalan kumlar üzerinde yürüyüş yaparak ve doymamacasına fotoğraf çekerek geçti. Bu sahilin kumları da Kizimkazi’nin gün batımı gibi; hakkını vererek anlatmak gerçekten çok güç. Öyle ki gece ay olmasa dahi sahil bembeyaz kumları sayesinde ışıl ışıl. Hele ki gün içerisinde güneş kadar gözünüzü alıyor. Elimizden gelse kamyonlar dolusu taşırdık herhalde…

Ndame’den sonra doğu sahilindeki son durağımız Ras Michamvi yakınlarındaki Dongwe. Dongwe özellikle iç mekanlarından hoşlanarak seçtiğimiz bir oteldi. Hatta tüm seçtiklerimiz arasında otel formatındaki tek tesisti. Daha kapıdan adımımızı attığımız andan itibaren gördüğümüz ilgi, yakınlık ve bir de üzerine otelin genel havası Dongwe’de kalış süremizi bir gün uzatmamıza sebep oldu.

Bu arada fark ettik ki üzerimizdeki paralar suyunu çekmeye başlamış ve henüz tatilin ortasındayız. İşte bu noktada acı gerçekle yüzleşmemiz gerekti. Para çekebileceğimiz tek yer olan Stone Town’a yola çıktığımızda saat henüz 16:00 civarıydı. İki saat içerisinde işimizi halledip dönme umuduyla çıktığımız yolculuk bir mini alacakaranlık kuşağına dönüştü. Kurban bayramını hesaba katmamıştık. Bütün ada ayakta ve hareket halindeydi. Sokaklar, parklar insan seli altında; yollar tıka basa dolu araçlarla kilit halde, parklar insan kütlelerinden görünmez halde…

Saat 21:00 civarı Kizimkazi’de unuttuğumuz tavlamızı almak üzere yola çıktığımızda adanın bir diğer can sıkıcı sürprizi ile karşılaştık. Yol boyunca ne kadar benzin istasyonu varsa hepsi kapalıydı! Kizimkazi’de artık yakıtımız bitmek üzere olduğundan Ussi’yi arayarak yardım istedik. Gönderdiği adam sanırız o gecenin en mutlu insanıydı. Litresi 22 TZS olan benzinin 5 litresi için bizden 15.000 TZS aldıktan sonra eminim gayet keyifli bir uyku çekmiştir.

Dongwe’deki ikinci günümüze keyifli bir kahvaltı ve ardından şnorkelle başladık. Biraz ileride bir iskelenin ucuna kurulmuş restoranın çevresinin şnorkel için uygun olduğunu öğrendik ve suların çekilmiş olmasından istifade deniz olması gereken yerden yürüyerek şnorkel yapacağımız noktaya ulaştık.

Restoranın ayaklarının dibinden suya girdik ve girdiğimiz yerde takıldık kaldık. Bu nasıl bir sualtıdır? Melek balıkları, kutu balıkları, aslan balıkları, yaprak balıkları… ne fotoğraflarını çekmekle bitiyor, ne videolarını, çılgın bir şey bu.

Şnorkel’den kalan vaktimiz kumsalda yayılarak ve fotoğraf çekerekten hızlıca tükendi. Ertesi sabah nefis bir kahvaltının ardından adaya varmadan aylar önce Google Earth denen şeytan icadından keşfettiğimiz iki fantastik noktayı görmeye gittik: Paradise Beach ve Coconut Beach.

Coconut Beach için Ras Michamvi yolunun sonuna kadar devam ederek yol olduğunu düşündüğümüz izleri takip etmemiz yetti. Coconut Beach’te adından da anlaşılacağı üzere Hindistan cevizi ağaçları ile çevrilmiş muhteşem bir kumsal karşıladı. Ama ne yazık ki kumsal gelgit nedeniyle tahminimizden çok ama çok daha devasa boyutlara ulaşmış, yüzecek yer kalmamıştı.

Hemen yanıbaşındaki Paradise Beach itiraf etmeliyim ki adaya gelirken en çok merak ettiğim yerdi. Fakat aracımızı bıraktığımız yere pek güvenemediğimiz için sahilden daha fazla ilerlemeye çekindik. Söylenerek gerisin geri döndük. Tekrar yola koyulduğumuzda bir yerlerden başka bir girişi olmalı diyerekten yol boyunca gördüğümüz tüm patikalara daldık. Nihayet pek de ümit vermeyen, hatta genişliği çoğu zaman jipimizin genişliğini dahi kurtarmayan bir yoldan masalsı Paradise Beach’e ulaşmayı başardık. İlk kez burada suların çekilmiş olmasına hayıflandık. Deniz neredeyse bir kilometre ileriye kadar çekilmişti. Tabi bu haliyle de inanılmaz bir manzara uzanıyordu karşımızda. Mangrovları çekememek can sıkıcı olsa da Paradise Beach bambaşka bir göç hareketini izlememizi sağladı. Kumun üzerinde ne olduğunu anlayamadığımız karartıların yakınına geldiğimizde bunların kumdan çıkarak denize ulaşmaya çalışan yavru yengeçler olduğunu fark ettik. Nefis bir manzara! Bir de üzerine minicik ayaklarıyla binlercesi hareket edince çıkarttıkları ses gerçekten ilginçti…

Kuzeye…

Paradise Beach bir sonraki sefer bir gelgit tablosu rehberliğinde gerimizde kalırken rotamız Paje, Jozani, Bungi, Kinyasini üzerinden Kendwa. Yolun Bungi’ye kadar olan kısmını birkaç kez kat ettiğimiz için hızlıca geçtik. Fakat Stone Town yolunda ayrılıp kuzeye, Kinyasini’ye doğru ilerlemeye başladığımızda aracımız neredeyse üçüncü vitesi bile göremedi. Böyle bir flora nasıl mümkün olabilir? Muz, Hindistan cevizi, mandalina, jackfood, ekmekağacı… adını dahi bilmediğimiz çeşit çeşit ağaçla çevrilmiş insana huzur veren, dinlendiren bir yolda ilerlemeye başladık. Kinyasini’de respectomanyak polis memuru çevirinceye kadar belki de en huzurlu ve keyifli yolculuğumu yapıyordum diyebilirim.

Akşamüstü kuzeydeki üssümüz olarak seçtiğimiz Kendwa Rocks’a vardık. Ocean-view yerine bahçeye bakan denize oldukça uzak bir odayla karşılaşınca Kendwa Rocks’tan ayrılarak çevredeki tesisleri gezinmeye başladık. Çok geçmeden Kendwa Breezes’te karar kılarak yerleştik.

Kendwa sahili bambaşka güzel. Doğu sahilinin aksine deniz burada genellikle sakin. Yüzmek son derece keyifli. Sular çekildiğinde dahi yüzecek kadar deniz kalması apayrı sevindirici. İlk gün vardığımızda şnorkel turu yapan tekneleri otelin açığında görünce hem sevindik, hem de biraz gözümüzde büyüdü, oralara kadar nasıl yüzeceğiz diye. Ama sular çekilince, neredeyse yürüye yürüye gittik şnorkele. Burada şnorkel bambaşka bir fantezi. Mercanlar neredeyse sudan dışarı taşıyor. Aralarında yine binlerce yaşam iç içe geçmiş vaziyette.

Kendwa’da bir çok işletme yan yana diziliyor kumsal boyunca. Hal böyle olunca yeme-içme alternatifleri de bolca. Özellikle White Sands’in restoranı gerçekten çok başarılı. Biraz ileride yer alan ve odasını beğenmeyip vazgeçtiğimiz Kendwa Rocks’ın seçenekleri neredeyse sınırsız…

 


Nungwi, Matemwe Ve Mnemba Atol’ü

Kendwa ile Nungwi’nin arası sadece birkaç dakika. Nungwi tüm adanın en gözde turizm merkezi. Ondan fazla dalış merkezi, ortalaması son derece yüksek otelleri, restoranları ile son derece popüler bir mekan. Ama adanın diğer tarafları gibi Nungwi’de de sahilin hemen ardında bambaşka bir gerçeklik karşılıyor sizi. Yolu olmayan, düzensiz ve genelde özensizce yapılmış evler, ki evden ziyade baraka demek daha doğru olur sanki. Sıkça rastlayabileceğiniz çöp birikintileri. Adada kaldığımız süre boyunca restoranlar dışında hiç çöp kovası vs görmediğimizi belirtmekte fayda var. İtiraf etmeliyim ki duyduklarım ve okuduklarım farklı bir Nungwi tablosu yaratmıştı bende.

Hele bir de kendine “Exchange Office” diyen bir tezgah büyüklüğünde dükkanda yeni bir kazık daha yiyince neresini sevebileceğimi bilemedim Nungwi’nin. Otelimiz kredi kartı ile ödeme kabul etmediği için bizi buraya yönlendirmişti. Teorik olarak işlem son derece basit. Yüzde on komisyon karşılığı otel ücretimizi kredi kartından ödeyecektik. Gelin görün ki bu adada söz konusu olan para olunca hiç kimseye güvenilemeyeceğini bir kez daha gördük. Adam gözümüzün içine baka baka Stone Town’da 1.700 TZS* olan kuru 1.440 TZS olarak hesapladı. Bunun karşılığında USD olarak slip çekti ve sonra TZS olarak ödeme yaptı. Bize sadece küfretmek kaldı!

*2012 Haziran'ında kur 1.585 TZH idi.

Kuzeydeki son günümüzde Matemwe ve çevresini gezmeye hatta Pongwe’ye kadar inmeye karar verdik. Yarım saatlik bir yolculukla vardığımız Matemwe’nin ilk tatsız sürprizi araç kullanırken sigara içtiğim için ceza kesmeye kalkan polis memuru oldu. Artık neredeyse adanın yerlisi olduğumuzdan adama öyle bir çıkıştık ki çabucak pes etti.

Matemwe’de keyifle fotoğraf çekerken bir papasi peyda oldu yine. Ahşap işleri, masaj vs satmaya çalıştı, muvaffak olamadı. Fakat şnorkel turu dediğinde bizi hassas noktamızdan yakalamış oldu. Mnemba Atol’üne gitmek ve iki farklı noktada şnorkel yaparak kaplumbağa ve yunus görmek vaadiyle 60.000 TZS ödemek üzere saat 14:00’te buluşmak için sözleştik. Bu arada biz de Pongwe’ye kadar hızlı bir keşif yapıp bir yandan da yiyecek bir şeyler aradık.

Saat 14:00’de geri geldiğimizde sevgili papasi’miz bizi apar topar tekneye nakletti. Teknenin ilk sürprizi iki yolcu için üç mürettebat olmasıydı. Doğrusu beyaz kadın görünce verdikleri tepki, çantada tüm varidatımız ve pasaportlarımızın yer alması yetmiyormuş gibi papasimizin durmaksızın kendi kendine konuşuyor olması bizi hafiften gerdi. Ki haksızda değilmişiz. Daha yolun ortasında adanın çevresini dolanmak için ekstra 10.000 TZS istediler. Anlaşmamızda öyle bir şey olmadığını, biraz da sertçe belirtince çark ettiler. Tabi güven sorunu da tepe yaptı. İlk noktaya vardığımızda sualtındaki manzara bize her şeyi unutturmaya yetti.

Mnemba adanın en popüler dalış noktası. Sahillerinde de inanılmaz renkli şnorkel bölgeleri mevcut. Atol’ün üzerinde bir de fantastik tesis var ki geceliği kişi başı 1.250-1.500 USD aralığında. Gerisini siz hayal edin.

Gerilimli atmosferden bir an evvel kurtulabilmek için şnorkel sefamızı kısa kestik. Diğer noktaya gidelim dediğimizde zaten papasimiz ve diğer iki soytarı çark ettiler. Biz de geri döndük. Dönüş yolculuğu bir açıdan daha ders oldu. Mnemba’ya gitmek için resifin dışından yolculuk edeceğiniz bir nokta seçin. Nungwi’den ulaşmak çok daha mantıklı ve konforlu. Adanın klasik tekneleri adeta yalpa yapsınlar diye tasarlanmış olduğundan resiften yükselen kaba dalgalar dönüş yolunda bayağı bir hırpalanmamıza neden oldu.

Kıyıya vardığımızda sıra hesaplaşmaya gelince işler iyice çirkinleşti. Papasi aldığı 60.000 TZS beğenmeyerek daha fazlası için kah dilendi, kah tehdit etti. Sonuç olarak havasını aldı ama son günümüzü de rezil etti.

Full Moon Party

Adaya varmadan önce programımızı Kendwa sahilinde her ay tekrarlandığını okuduğumuz Full Moon Party’e göre şekillendirdik. Adadaki son gecemiz Kendwa Rocks’ta Full Moon Party ile sona erdi. Gerçi parti kısmen hayal kırıklığıydı. Keyifli bir yere şov, bolca akrobasi gösterisi, adanın popüler Dj.’lerinin dinletileri… ama tümü kumsalda ayışığında değil de barda bir sahnede olunca insan ister istemez biraz bozuluyor. Fakat Kendwa Rocks’ta gördüğümüz doku gerçekten keyifliydi. Dünyanın dört bir yanından, her yaş grubundan insan bir araya toplanmıştı.

Full Moon Party ile ilgili son bir not daha; giriş için 10.000 TZS alıyorlar ve karşılığında hiçbir şey vermiyorlar…

Batıdan Doğru Zanzibar Town

Pazar sabahı kahvaltının ardından dönüş yoluna geçiyoruz. Bu kez batı sahili boyunca yol almayı ve ada çevresindeki turu neredeyse tamamlamayı planlıyoruz.

Mkokotoni, Donge, Mahonda, Bet-el Mali boyunca denizden biraz uzak seyrediyoruz. Adanın genel dokusu hakim buralarda da. Kalabalık, meyve ağaçları, bala bala’lar… Ta ki Chuini ile tekrar denize yaklaşıyoruz. Batı sahilinde Kendwa’dan Bububu’ya kadar turistik tesis ya da plaj yok. Genelde balıkçılık ve gelgitin getirdikleri ile yaşayan küçük köyler mevcut.

Chuini’den itibaren takip ettiğimiz Malawi Road bizi Bububu ve Kibweni üzerinden Zanzibar Town’a ulaştırıyor. Bu arada Chuini’den 500 TZS ödeyip aldığımız bir dilim jackfood’u Zanzibar Town’a vardığımızda hala bitirememiştik.

Zanzibar Town’a girerken elektronik eşyadan don lastiğine kadar aklınıza gelebilecek her şeyi bulabileceğiniz yerel pazar görülmeye ve çekilmeye değer. Sonrası bildik yerler olunca kendimizi tekrar Livingstone’a atmaya karar verdik. Zanzibar’daki son saatlerimizi Livingstone Beach Restaurant’ta yiyip içerek, feribot kumpanyasını izleyerek ve Stone Town’ın ara sokaklarında gezinip bakımsızlıktan dökülen binaların fotoğraflarını çekerek geçirdik.

Zanzibar International Airport!

Her gezide… aslında hayatın her anında şansa ihtiyacı var insanın. Havaalanına yaklaşana kadar gayet keyifle aracı teslim almaya gelen Sajjid’e yaşadıklarımızı anlatıyorduk. Ne zaman ki alana yaklaştık birden her şey tersine döndü. Hac dönüşü furyası bizim adadaki son yarım saatimize denk gelmiş! Alana bırakın girmeyi, yaklaşmak mümkün değil. İnsanlar, araçlar… tersten gelenler, parkedip gidenler. Alan karşımızda ama ilerleyemiyoruz. Uçağımızın kalkmasına kalmış 15 dakika ve bagajlarımızla aşmamız gereken bir insan kütlesi, tamamı yağan yağmurla dolmuş taşmış bir otopark ve birkaç yüz metre mesafe. Uçağa ucu ucuna yetiştik. Ancak aksi durumda ne olurdu, hala düşünmek dahi istemiyorum…

Kıssadan hisse: havaalanı sadece 15 dakika mesafede olsa dahi siz siz olun eşeğinizi sağlam kazığa bağlayın. Hele ki hayata “hakuna matata” penceresinden bakan bir memleketteyseniz.

Bu arada yeni uluslararası terminal binasının yapılmakta olduğunu da belirtelim ki haksızlık olmasın.

Bunları Unutmayın

  • Stone Town seyahatinizin merkezi. Tüm eksiklerinizi, ihtiyaçlarınızı burada gidermeniz gerek.
  • Kwality Market Stone Town'daki tek süpermarket diyebiliriz. Yerini bilmeniz yeterli değil, saat 16:00’da açıldığını da unutmamanızda fayda var.
  • Paje'den Jambiani'ye döner dönmez yeni bir market daha açıldı yakın zamanda. Doğu sahili için bulabildiğimiz tek alternatif olduğunu söylemekte fayda var.
  • Adada tüm alışverişleriniz için –aksi durumda bir menfaatiniz yoksa- TZS yani Tanzanya Şilini kullanın. Aksi durumda döviz kurlarındaki fark başınızı döndürebilir.
  • Stone Town’da, Forodhani Garden yakınında bir döviz bürosu var. Adaya vardığınızda seyahatiniz boyunca harcamayı planladığınız miktarı burada TZS olarak çevirin. Stone Town dışnda başka bir döviz bürosu bulamayacaksınız. Bu durum doğal olarak bir miktar kazıklanmanıza neden olacak.
  • Seyahatiniz boyunca kiralık araç kullanmanızı tavsiye ederiz. Günlük 40-50 USD arasında Suzuki jipler bulabilirsiniz. Kesinlikle binek araç kiralamayın. 4X4 opsiyonunun ve klimasının çalıştığından emin olun.
  • Trafik bize göre ters, bunu unutmayın. Emniyet kemerinizi araca bindiğiniz anda takın. Polisler bu konuda çok acımasız. Zaten sizi çevirmek için bahane arıyorlar.
  • Araç kullanırken üstünüzde mutlaka bir atlet ya da t-shirt olsun. Aksi durumda direkt kıllığına çeviriyorlar.
  • Yollarda yaya ve bisiklet trafiğine dikkat edin. Tüm öğeler aynı yolu kullanıyor.
  • Gece yola çıkmamaya dikkat edin. Yol aydınlatması yok ve yaya ve bisiklet trafiği tehlikeli olabiliyor.
  • Bazı bölgelerde yaban yaşamına dikkat etmeniz gerekiyor. Özellikle Jozani Forest Milli Parkı’nı geçerken poz veren bir kırmızı maymun görseniz dahi fotoğrafını çekmeyin. Milli Park’a para ödemeden fotoğraflarını çekmek yasak, cezası kallavi…
  • Bayanlar için transparan, mini etek ve dekolte pek tavsiye edemiyoruz. Sahil dışında ne yazık ki direkt tepki olmasa da bakışlar rahatsız edici olabiliyor. Hatta kaldığımız tesislerden birinde bayan müşteriler omuzlarını örtebilsin vs diye odaya pareo bırakılmıştı.
  • Özellikle Stone Town’da park edeceğiniz yerlere dikkat edin. Her arabanın dikiz aynasının perçinli olduğunu görünce öğrendik ki araç hırsızlığı bayağı bir ilerlemiş durumdaymış.
  • Pazarlık etmeyi seviyorsanız şanslısınız, burası tam size göre. Sevmiyorsanız da artık pazarlık kavramıyla tanışmanızın vakti gelmiş demektir.
  • Papasi’lere dikkat edin. Ucuz ya da ücretsiz rehber ya da satıcılar sizi her daim bulacaktır. Biz genelde her şeyi aldığımızı, her şeyi yaptığımızı ve adadaki son günümüz olduğunu söyleyerek bertaraf etmeye çalıştık.
  • Polisler beyaz üniforma giyiyorlar ve sanırız turistleri pek fazla sevmiyorlar.
  • “Jambo!” sözcüğüne alışın ve dahası karşılık vermeye alışın. Siz karşılık verene kadar tekrarlanacağını unutmayın.
  • Otel rezervasyonlarının neredeyse tümünde sorun çıkabiliyor; endişelenmeyin, halloluyor. Sadece talep edin.
  • Yemekler konusunda rahat olun. Neredeyse yediğimiz tüm yemekler son derece lezzetliydi. Kahvaltılar bazıları için facia olabilir; tropik meyveler ve omletten ibaret. Ekmek pek sık rastlanan bir yiyecek değil ne yazık ki. Chapatti’yi şiddetle tavsiye ederiz.
  • Konaklamalarda tam pansiyon ya da yarım pansiyon opsiyonunu seçmeden önce bir kez daha düşünün. Genelde bir öğün iyi bir yemeğe ödeyeceğiniz tutar iki kişi 30.000 TZS civarında.
  • Adada alışıldık anlamda market bulabilme şansınız yok. Neredeyse her yerde Coca Cola bulabilirsiniz ama “duka”, “dulla” ve “supaduka”larda bisküvi ya da peynir çeşitleri neredeyse yok denebilir.
  • Gerek Zanzibar, gerek diğer destinasyonlara gitmeden önce Hudut ve Sahiller Sağlık Genel Müdürlüğü’nün Seyahat Sağlığı bölümüne danışmanızı tavsiye ederiz. Karaköy, Tuzla ya da Sabiha Gökçen Havalimanı’nda mevcut ofislerden bir tanesinde sadece 15 dakikanızı ayırarak gerektiğinde gerekli aşıları ücretsiz olarak yaptırabilirsiniz. Yanınızda nüfus kağıdınız ve pasaportunuz olması gerekiyor. Zanzibar için biz tur programımızı düşünerek –her ne kadar B.M. Sağlık Örgütü uyarıyı kaldırmış olsa da- sarı humma ve sıtma için aşı ve ilaç desteği aldık.
  • İnce de olsa bir yağmurluk bulundurun.
  • Güneş yağınızın faktörleri konusunda bonkör olun; buranın güneşi affetmiyor.
  • Medikal ihtiyaçlarınızı mutlaka yanınızda götürün. Adada ilaç bulmakta güçlük çekebilirsiniz.
  • Adada düzenli olarak elektrik kesilmekte. Büyük ölçekli tesisler dışında jeneratör pek bulunmuyor. Dolayısıyla yanınızda mutlaka fener ya da mum bulundurun.
  • Adanın elektrik prizleri farklı, adaptör bulundurun. Adaptörünüz yoksa üç delikten yukarıdaki tek olana bir anahtar sokarak da fişinizi takabilirsiniz.
  • Gerek yüzebilmek, gerek fotoğraf çekebilmek… hatta bazı turlara katılabilmek için bir gelgit tablosu edinin.

Bunları Yapmadan Gelmeyin

  • Kizimkazi’de günbatımını izleyin. Hatta fotoğraflarını çekin.
  • Kizimkazi’de yunuslarla yüzün. Ama sabah çok erken, 05:00 civarı bölgeye varmış olun.
  • Safari Blue’ya mutlaka katılın.
  • Her fırsatta şnorkel yapın.
  • Karamba Resort’te en az bir gece kalın. Open-sky bath tercih edin ve özellikle yağmur altında duş alın.
  • Sular çekildiğinde doğu sahilinde, özellikle de Paje’de yürüyüş yapın, fotoğraf çekin.
  • Livingstone’da Pina Colada ve Ice Tea için; Livingstone Killer Burger’i deneyin.
  • Ndame Beach Lodge’ta Zanzibar Tapas’ı deneyin.
  • Karamba Resort’un pizzasını mutlaka deneyin.
  • Baharat turuna katılın ama yanınıza ya kayıt cihazı ya da kağıt kalem alın; aksi takdirde hiçbir şey hatırlamayacaksınız. (Bububu çevresi)
  • Prison Island’a gidin ama zamanınızın çoğunu şnorkelle geçirin.(Stone Town'dan tekne ile)
  • Paje’de Soko Cafe’ye uğrayın. Abdul’e selamımızı iletin, güleryüzü ve hoş sohbetiyle zaman geçirin. Chapatti’sinden tadın.
  • Mnemba Atolü’nde şnorkel yapın. Dalış yapacaksanız Nungwi ya da Kendwa'dan hareketle Mnemba Atoll'ünün biraz ilerisinde Big Reef'te dalmalısınız. Ayrıca Jambiani'de Lagoon'da stingray'lerle birlikte dalabilirsiniz. Bir diğer keyifli dalış bölgesi de yine Nungwi ya da Kendwa'dan ulaşabileceğiniz Tumbatu adası olacaktır.
  • Dalışa gideceğiniz zaman dalış merkezine teknesini sorun, mutlaka hızlı tekneleri tercih edin. Aksi durumda yolculuğunuz bir miktar eziyete gebe olacaktır.
  • Dongwe’de en azından bir gece kalın, nefis sahili, lezzetli yemekleri ve “gerçek” kahvaltısıyla sizi baştan çıkartsın, bir gece daha kalın. Ve tabi şnorkel yapın.
  • Paradise Beach’e (Ras Michamwi) mutlaka gidin ama gitmeden gelgit tablosunu kontrol edin. Mümkünse deniz yoluyla gidin.
  • Güneyden kuzeye adanın ortasından yolculuk edin; eşsiz florasının tadını çıkartın.
  • The Rock'da yemek yemeden dönmeyin. The Rock doğu sahilinin ortasında Ras Michamwi yakınlarında. Paje ve Bwejuu'yu geçtikten sonra yol üzerinde sağda tabelasını görebilirsiniz.

Mini Sözlük

Merhaba - Salam, habari

Pole pole - Yavaş yavaş, sakin

Hoşçakal - Kwa kheri, kila lakheri

Nasılsın(ız) - Hujambo, habari gani

Günaydın - Habari za asubuhi

İyi geceler - Usiku mwema

Teşekkürler - Shukrani, ahsante sana

Önemli değil - Karibu sana, una karibishwa

Hoşgeldin(iz) - Karibu

Görüşürüz - Tuonane baada ya muda

Bol şans - Kila la kheri, kheri yako, bahati njema

Seni seviyorum - Nakupenda

Kalem - Kalamu

Kâğıt - Karatasi

Merhaba - Marahaba

Masa - Meza

Sandalya - Kiti

Gazete - Gazeti

Türkiye - Uturuki

Portakal - Chungwa

Zanzibar Fotoğrafları

Zanzibar 2011-1 - Zanzibar 2011-2 - Zanzibar 2012 - People Under African Sky - The Rock Restaurant Zanzibar Tekneleri