Hayvan Hak(sızlık)ları

Bovinae sapiens

"Bovinae sapiens"* ...

Günün yorgunluğu ile eve gelmişsiniz. Yemeğinizi yemiş, televizyon karşısına devrilmişsiniz. Tüm isteğiniz günün yorgunluğunu, zihninizdeki kaosu biraz olsun dağıtmak. Derken birden flaşlar patlamaya başlıyor! Tuhaf yaratıklar çevrenizi sarmış, meraklı gözlerle sizi inceliyor, bir yandan da kör edercesine flaşlarıyla dünyanızı –sözümona- aydınlatıyor.

Bitmedi. Bu kadarla kalsa iyi, bir kendini bilmez, tüm sevecenliği ile, ne denli korktuğuna aldırmaksızın küçük çocuğunuzu ensesinden tutmuş, kaldırmış, seviyor(!)… bir diğeri çevresindekilere homo sapiens sapiens türün dişisinin özelliklerini oranızı, buranızı çekiştirerek anlatıyor! Ve tüm bunlar eviniz dediğiniz, yani tamamen size ait olduğunu, yaşam alanınız olduğunu düşündüğünüz ya da sandığınız yerde oluyor.

Sanmayın ki sonra tası tarağı toplayıp gitsinler. Aralarından biri kendi türü adına faydalarınızı fark ediveriyor, mesela horlarken yaydığınız ses dalgaları türün spastik yavru bireylerine ilaç gibi geliyor! Haydi bakalım, türün selameti sizin horultularınızda! Karşı gelebilir misiniz böyle ulvi bir çağrıya?

Oldu olacak bir de ad bulalım bu meraklı türe, mesela son derece gelişmiş “sığırlar” olsun…

Ne demişler, sığır ya bu, Tanrıyı resmet dersen, kendi suretinde çizecektir. Hal böyle olunca “sığır” ırkının selameti için ya bir ahır olacaktır yeni yaşam alanınız ya da bir tren kompartımanı, kim bilir…

Ama sığırlar size yaptırdıkları şeyin ne derece ulvi olduğundan en ufak bir şüphe duymazlar, ne de olsa türlerinin selameti içindir her şey. Temel ihtiyaçlarınızı düşünmüştür türün önde gelen bilimsığırları; bir yatak, bir tuvalet, üç öğün yemek; bir de karşıt cinisinizi koydular mı yanınıza daha neye ihtiyacınız olabilir ki!

Artık tek yapmanız gereken huşu içinde horlamak. Horlamalısınız ki spastik sığırlar rehabilite olsun, kutsal horultunuzla iyileşiversin.

Boş verelim az gelişmiş sığırların dünyasını, iki kere düşünebilen homo sapiens sapiens alemine gelelim, aydınlanalım, ibret alalım.

Homo sapiens sapiens**

Buyurun size ilk ibret öyküsü homo sapiens sapiens’in…

“Finding Nemo” filmini hatırlayın. Keyifle izlediğimiz bu filmden sonra olan bitene dair bir fikriniz var mı? Takip eden yılda 20.000.000 canlının akvaryumlardaki yerini almak üzere yuvalarından sökülüp alındığından haberiniz var mı? Bu “eğlencelik” canlıların çok çok büyük bir kısmının sadece çocuklarınıza “hayvan sevgisi” gibi bir kavramı ancak ve ancak “tutsak” edilmiş bir canlı ile verebilmeniz yüzünden sifonların gürültüsü ile kanalizasyona karıştığından haberiniz var mı?

Ne de olsa tüm evren türümüzün oyun alanı. Canlı-cansız tüm varlıklar da oyuncakları sözüm ona “akıllı” homo sapiens sapiens türünün. Sevmekten anladığı “tutsak etmek”, paylaşmaktan anladığı “sömürmek”, yaşamdan anladığı hepten evlere şenlik, tüketmek için üretmek, daha fazla üretmek için tüketmek… bir de bu düzene “doğanın düzeni” kılıfını da geçirdiniz mi, buyurun size evrenin hakimi homo sapiens sapiens, yani “akıllı insan”.

Şifacı Yunuslar İstanbul’da

İkinci ibret öyküsü hepten evlere şenlik!

Memleketteki patlıcanın bakanı bir ucundan da olsa denizlerden sorumludur aynı zamanda. Belediyesi reklam potansiyeli olabilecek her şeye balıklama dalar durumdadır. Aranan teşebbüs daha aranmadan bulunmuştur. Yaşayan halkının da eğitim ve kültür seviyesi göz önünde bulundurulduğunda geriye bir tek müjdeyi vermek kalır: Artık şehr-i İstanbul'un da şifacı yunusları var!

Zihinsel engelliler… yetmez, çocuğu olmayan kadınlar, evde kalmış kızlar, psikopatlar... patlıcanın bakanından onaylı yunus terapi merkezinde bu iş için özel olarak evrimleşmiş (binek hayvanı, salon bitkisi, süs balığı gibi) şifacı ve de şovmen yunuslar sizin için burada, İstanbul'da.

Artık çocuklarınız yatağına işemeyecek, ya da okullarını kırmayacak. Bir kere izleyen kocalar karılarını dövmeyecek. Yeter ki ücret-i mukabili bırakın kendinizi şifacı yunuslara, mutluluktan ricoysla yıkanmışçasına ahenkle dans ederken rehabilite ediversinler sizi...

Haydi, ne bekliyorsunuz? Tüm canlılar gibi onlarda sadece sizin için, bitmek tükenmek bilmeyen istekleriniz ve bastırılamayan egolarınız için var!

Bern Sözleşmesi ve Türkiye

Bu homo sapiens sapiens denen türün de içerisinde kendini bilmezleri var ne yazık ki. İşte onlardan bir kısmı kalkmış yunusların da dahil olduğu memelilerin avlanmasını, tutsak edilmesini ve ticaretini yasaklayan bir sözleşmeyi bir yolunu bulup, punduna getirip gelişmiş bir grup ülkeye imzalatıvermişler. Güzide memleketimiz de bu tezgaha düşüp basıvermiş vakti zamanında imzayı.

İşte bu arsız ve de servet düşmanı bilim adamları, bu sözleşmeyle -ki adına Bern Sözleşmesi deniyor-, insanoğlunun memeliler üzerindeki hükümranlığına kısıtlama getirtmişler…

Gerçi bizim ülkemizdeki uygulaması biraz “Aydınlar Dilekçesi” örneği gibi olmuş. Hani neredeyse, “Birleşmiş Milletler’de pişpirik oynuyorduk, bir şey getirdiler önümüze, imzaladık, nereden bilelim” falan diyecekler…

Şimdi en kısa özetiyle altına imza attığımız sözleşme diyor ki, memelilerin tutsak edilmesi, avlanması ve de ticareti kesinlikle yasaktır. Ama derseniz ki rehabilitasyon amacıyla kullanacağız bu yunusları, o zaman işin rengi değişiyor. Ne de olsa bir açık kapı bırakmıştır Bern Sözleşmesi.

Hemen uygun bir alan buluyorsunuz, patlıcanın bakanından izni koparıyorsunuz ve başlıyorsunuz cümle alemi rehabilite etmeye! Hem de hiç de fena olmayan ücret-i mukabilinde!

İstanbul’daki güzide işletmeye bir göz atalım:

İstanbul Dolphinarium’a Hoş Geldiniz!

İstanbul Dolphinarium, Deniz Memelilerinin büyülü dünyasını keşfetmek için size eşsiz bir fırsat sunuyor. Bu müthiş canlılarla doğrudan doğruya iletişim kuracak, onları yakından tanıyıp onların doğadaki yerini daha fazla önemseyeceksiniz.

Yunuslar, Morslar, Foklar ve Balina... Birbirinden akıllı ve sevimli... Hepsi sizi bekliyor...

Eğlenceli bir ortamdan unutulmaz anılarla ayrılacağınız İstanbul Dolphinarium daki sevimli Dostlarımızın zeka ve kabiliyetleri siz değerli misafirimizi hayrete düşürecek, onların ne kadar bize yakın olduklarını görecek ve bu dostlarımız hakkındaki bilgileri eğlenirken öğreneceksiniz.

Aynı zamanda İstanbul Dolphinarium da gösteriler sonrasında sevimli dostlarımız yanında onlarla fotoğraf çektirebilir ve günün stresinden kurtulmak ve pozitif enerji almak isterseniz yunuslarla yüzebilirsiz.

Siteye girer girmez sizi karşılayan metin işte bu. Bastırın parayı, keşfedin, eğlenin, hayret edin… birlikte yüzün, fotoğraf çektirin! Yani siz paradan haber verin, hani neredeyse, bastırın parayı, çamaşıra-bulaşığa gelsinler…

Kimler? Yunuslar, Morslar, Foklar ve Balinalar. Şimdilik şifacı olanlar yunuslar ama foklar, balinalar ve morslar da yetişiyor yunusların yanında. Yakında foklar türkü çığıracak, morsların ağız kokusu sinüzite iyi gelecek, balinalar da kulunçlarınıza masaj yapacak! Hepsi sizin için burada…

Gelelim rehabilitasyon merkezinin (İstanbul Dolphinarium) fiyatlarına:***

Gösteri Fiyatları
Normal
VIP
Tam
25
40
Tam
25
40
3-16 yaş
20
30
Öğretmen/Öğrenci 
20
30
Yunuslarla Yüzme
1 Kişi
150
2 Kişi      (birlikte yüzerlerse)
200
Dalış
1 Kişi (20 dakika) 
300

Şimdi yukarıdaki verilerden yola çıkarak bazı sorular sormak gerekmez mi?

  1. Bu nasıl bir rehabilitasyon merkezidir?
  2. Madem söz konusu olan rehabilitasyondur patlıcanın bakanının yanı sıra sağlığın bakanı da bir göz atsa fena olmaz mıydı acaba?
  3. 2006-2009 yılları arasında Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı tarafından “CONVENTION ON THE CONSERVATION OF EUROPEAN WILDLIFE AND NATURAL HABITATS”a**** rapor edilen 1086 rehabilitasyon vakası (Kuşadası, Bodrum ve Marmaris’ta faaliyet gösteren merkezler) hakkında bir değerlendirme yapılmış mıdır?
  4. Sağlık Bakanlığı ne düşünüyordur bu konuda? Kimler rehabilitasyon için göndermiştir hastaları? Kimler rehabilite olduğuna ya da faydalı olduğuna kanaat getirmiştir?
  5. Rehabilitasyon ücreti ne kadardır?

Aslında hepsinden önce sorulması gereken soru daha basit ve nettir:

Söz konusu işletmelerin faaliyetinin gerçek içeriği nedir? Bu içeriğin tespitini kim yapacaktır?

Eğer bu sorunun yanıtı “ticari faaliyet” olarak şekillenirse yapılması gerekenler gayet nettir, söz konusu gösteri merkezlerinin tümünün faaliyetine son verilmelidir. Tutsak ettikleri yunusları ise rehabilitasyon sonrası doğal ortamlarına salıverilmelilerdir.

Yok ama terapi kılıfı gerçekçi bulunursa yepyeni problemlere hazırlıklı olmak gerekecektir.

Örneğin bir süredir fark ettim ki saksıda yetiştirdiğim patlıcanlarımın şifa verme özelliği var. Bakan kendinden geçiyor, derdi tasayı unutuyor, sevgiyle, umutla doluyor. Yalanım yok, hatta iki düzine şahidim var. Şimdi diyorum ki, ben de kendi payıma toplumun beden ve ruh sağlığına şifalı patlıcanlarım vasıtasıyla katkıda bulunsam, cüzi bir ücret mukabili hak edene, patlıcanlarımı gösterip topluma faydalı, kendinle barışık bireylere dönmelerine katkıda bulunsam…

Komik mi dersiniz? Hele bir görün patlıcanlarımı, ondan sonra konuşalım. Ücreti mukabili tabi ki…

“Özgür Yunuslar!”

Hala doğayla ilişkisini kopartmamış kim varsa bekliyoruz Suadiye’ye…

1 Ağustos Pazar günü Suadiye sahilinde bir etkinlik gerçekleştirilecek. Ana teması yunusların ve memelilerin tutsak edilmemesi, ama daha da önemlisi “yaşama saygı, doğaya saygı” olacak. Sanmayın ki sadece yunuslar için…

Dev akvaryumlara kapatılan köpekbalıkları ya da denizanalarının günahı “memeli”  olmamaları olmamalı sanki…

Lüferin yokluğunu fark etmek için rakı masasının boş kalması mı gerekirdi? Ya da besin olmasından öte bir şey çağrıştırmıyor mu size bıçkın lüfer? Hal böyle olunca kimin umurundaki rakı mezesi bile olamayan bir mütevazi kayabalığı?


*Yok böyle bir şey, olsaydı “akıllı sığır” diyebilirdik mesela insanoğlu gibi…

**“iki kere” düşünen, düşündükçe düşünen ya da kısaca “akıllı insan”.

***İstanbul Dolphinarium Kurumsal İnternet Sitesi, http://www.istanbuldolphinarium.com/

****REPORT OF TURKEY TO THE SECRETARIAT OF BERN CONVENTION ON THE ACTIVITIES OF CAPTURED BOTTLE NOSE DOLPHINS, 2010 (Document prepared by the Government of Turkey)

Deniz kentine deniz akvaryumu...

Finding Nemo (2003)Sene 2011. İletişim almış başını gitmiş. Bilgi kapıdan kovsanız, bacadan giriyor artık. Bilgiyle aranıza girebilecek tek engel bilmek istememeniz. 2009 yılı verilerine göre 198.000.000 internet sitesi, 23.000.000.000 sayfa içerik ile neredeyse tüm dünyanın paylaşımında. Doğrusu geometrik olarak arttığı düşünüldüğünde belki de bugün bu rakamlar kat kat üzerinde. İtiraf etmeliyim ki bu konu üzerine kısa bir araştırma yaptım; birkaç dakika.[1]

Ne de olsa insaoğluyuz ve bilgiye açız. Her daim yeni bir şeyler öğrenmekte, öğrendiklerimizi paylaşmakta ve biriktirdiklerimizi gelecek nesillere aktararak varlığımızı yüceltirken atalarımızın[2] “şebekliklerine” gülebilmekteyiz.

İnsanoğlu bilgiyi aktarma ve paylaşma noktasında tarih boyunca birçok yöntem geliştirdiyse de bugün gelinen noktayı hayal edebilmiş midir bilemiyorum. Neyin bilgi olduğu, neyin olmadığı hala felsefenin tartışma konusu olarak bir yanda dururken daha fazla uzatmadan konumuza gelelim.

Bu yakınlarda İstanbul “dev akvaryum”una kavuşacak. Yani dünyanın dört bir yanından toplanacak olan köpekbalıkları, ahtapotlar, yunuslar, mantalar… bir sürü canlı yüce insanoğluna hizmet etmek üzere Florya’da yerini alacak. Bu sayede insanlar ve özellikle çocuklar onları ücreti mukabilinde görerek aydınlanacak, hayata, varoluşa bambaşka bir pencereden bakacaklar. Mantaların uçarcasına süzülüşünü gören kocalar rehabilite olacak, karılarını dövmeyecek; sürekli sırıtan gayriciddi mahlukatları, yunusları gören çocukların yüzünden tebessüm eksik olmayacak. Hatta her birisi aklıbaşında, büyük adamlar olacaklar, memleket de nasibine düşeni alacak. Kısacası, bu dev akvaryumun nimetleri saymakla bitmez.

Bir müjdeli haber de Antalya’dan geldi geçtiğimiz günlerde, büyücek bir tane de onlar inşa edecek, neredeyse gırtlağına kadar suya batmış Antalyalıları aydınlatmak, çocukları ve yetişkinleri rehabilite etmek için bir deniz akvaryumu da onlar inşa eyleyeceklermiş.

Şimdi bilgi çağında hala bilgiye ulaşmanın yolları konusunda özürlü memleketimiz için bir kısa araştırma daha yapalım.

Mesela, rahmetli Haluk Cecan’ın canını dişine taktığı yüzlerce bölümlük sualtı belgesellerinin ceza olarak yayınlatıldığı bir ülkede ortalama bir sualtı canlısının Polat Alemdar denen sanal şahsiyet kadar popüler olmasını beklemek tabi ki abes. Ya da “prime time” tabir edilen yozlaştırma-duyarsızlaştırma-programlama kuşağında insanın geldiği yeri, doğayı hatırlatacak belgesellerin yer almasını beklemek “doğaya en uygunu” olduğu öne sürülen kapitalizm açısından en naif ifadeyle komik olsa gerek.

Neyse, yine de farzedelim ki merak ettik şu yunus denen mahlukatı, sorduk ulu Google’a:

0,08 saniyede 24.000.000 site bulmuş.[3]

Bilgi denen şeyin vücuda alımı zor, şöyle “light” bir şey olsun derseniz bu sefer suda eriyen tablet tadında bilgi için bir de Youtube’a danışmak gerek.

Sonuç, 30.200 film.[4]

Tamamı ücretsiz ve de herkese açık. Hatta aranacak sözcüğü “dolphin” olarak seçerseniz içerik sayısı katlanmakta.

Bir de TV kanalları var aslında. Hani genelde entelektüel düzeyimizin belirteci olarak kullandığımız; Animal Planet, Discovery Channel, National Geographic… ki bunlar sadece en bilinen ve ilk akla gelenler.

Kiatplardan ya da ansiklopedilerden bahsetmek artık abes olacak gibi ama hala ilgi duyanlar için bir de üzerine kütüphaneler ve sayısız basılı kaynak da cabası…

Tekrar hatırlayalım, sene 2011. Sicili bozuk insanoğlu en azından bazı konularda altınçağını yaşıyor. Bu konuların başında da iletişim geliyor. İnsanlar internet üzerinden iletişim kuruyor, organize oluyor hatta kaderlerine baş kaldırıyor.

Aynı 2011 senesinde altı tarafı denizlerle çevrili Türkiye Cumhuriyeti’nde ne idüğü belirsiz yunus gösteri merkezleri[5] yetmiyormuş gibi bugüne ve geleceğe kapitalizmin vizöründen bakan iktidarlar şimdi de getireceği üç kuruş rant için dev akvaryum-hapisaneler açmaya hazırlanıyorlar. Denizi olmayan bir coğrafyada olsa kabul etmese de anlayabilir insan ama şehr-i İstanbul’da bunun rant dışında bir açıklaması olabilir mi?

Ya da dile getirildiği gibi denizi, deniz canlılarını sevdirmek ya da tanıtmak ise derdi söz konusu iradelerin ücret-i mukabili girilebilecek dev hapisaneler yerine her okula birer deniz kütüphanesi oluşturamazlar mı? Hem de bilmem kaçta biri maliyetle.

Ya da bu heveslerini tatmin etmek için Milli Eğitim Bakanlığı ile bir ortak projeye soyunamazlar mı gerçekten denizi ve deniz canlılarını anlatabilmek için çocuklara? Hem de seçilmiş çocuklara değil, tümüne. Ankara’dan bakınca denizi göremeyen, göremeyince de yok sayan Bakanlık için de hayırlı bir iş olmaz mı aslında? Ne de olsa 2011 Türkiyesi’nin hala alt tarafı denizlerle çevrili ama hala deniz yok eğitim müfredatında…

Son bir örnek ya da destansı bir vaka, insanoğlunun sevgi anlayışına dair.

2003 yılında Pixar bir başyapıt kazandırdı sinema endüstrisine: Finding Nemo. Her açıdan keyifle izlediğimi itiraf etmeliyim, tıpkı milyonlarca insan gibi. Bu nefis eğlencelik çerez kapitalist ve sevgi kavramını mülkiyetle karıştırmış insanoğlu için nasıl bir sonuç verdi dersiniz?

Bir sonraki yıl 20.000.000 canlı akvaryumlardaki yerlerini almak ve geri dönmemek üzere koparıldılar denizlerden. Tekrar denizlere dönüşleri ise üzerlerine çekilen sifonun girdabıyla oldu…

Bir kez daha düşünün…

Hakan Tiryaki

Vira Dergisi, 2011


[1] Ulu Google’a İngilizce olarak sorduğunuzda hemen üçüncü sırada gelen siteden alınmıştır. (http://www.answerbag.com/q_view/55)

[2] Darwin’e göre…

[3] “yunus” kelimesinin www.google.com’da arama sonuçları

[4] “yunus” sözcüğünün www.youtube.com’da arama sonuçları.

[5] Ne idüğü belirsiz, çünkü Bern Konvansiyonu gereği her birisi birer terapi merkezi olmak durumunda, yunuslar üzerinden ticaret yasak. Yeni Yüzme Havuzları Yönetmeliği’ne göre insanla hayvanın bir arada yüzmesi de yasak. Üzerine Sağlık Bakanlığı’da der ki yok öyle bir terapi yöntemi. Sanırım ne idüğü belirsiz dahi hafif kaldı…

Hayvan Hak(sızlık)ları

Bir ileri demokrasi ülkesi, 2011.

Bir sürü işinin arasında bir şikayet dilekçesi alır devletlü mülki amir. Bir grup çevreci ya da hayvansever ya da her ne karın ağrısıysa, kendini bilmez güruh, bir çay bahçesindeki akvaryumda ricoysla yıkanmışçasına ahenkle dans eden, mutluluktan kabına sığmayan hatta çevresine gülücükler saçan köpekbalığı, vatoz gibi canlılara eziyet edildiğine dair şikayet dilekçesi gönderir.

Her kendini bilmez çevreci ya da hayvansever gibi bu güruh da memleketin başka derdi yokmuş gibi hiçbir ticari değeri olmayan üç-beş balık için koskoca devletin koskoca mülki amirini meşgul etmektedir. Aslında bu kendini bilmezlere yapılması gereken şey bellidir ama ne de olsa bir “ileri demokrasi” ülkesinde yaşamanın bilincindedir mülki amir. Bir sürü işinin arasında bu angaryayla da uğraşmak “ileri demokrasinin” gereğidir ne de olsa…

Hal böyle olunca talimat verilir, üç-beş kıçıkırık balık ve onları hapsetmek ve eziyet etmekle suçlanan güzide işletme için “hukuki” süreç başlatılır.

Sonrasında bakın neler oluyor.

Muasır medeniyet seviyesiyle atbaşı seyreden bir memleket olduğundan hemen yakınlardaki bir üniversite devreye girer ve sağolsun ehl-i vukuf mevzuya açıklık getirir:

“Söz konusu havuzda 13 adet çeşitli tür ve boylarda Vatozlar, 13 adet çeşitli tür ve boylarda MUSTELUS MUSTELUS türü Köpek Balığı tespit edilmiştir. Bu hayvanların tür tayini, bulundukları ortama uyum, sosyal davranış bozukluğu olup olmadığı, beslenme, bakım ve hastalıkları ile ilgili Balıkesir Üniversitesi Öğretim Görevlilerinden Bilirkişi Raporu alınarak türlerin beslenme ortama uyum ve davranış bozukluğu problemlerinin olmadığı tespit edilmiştir. 30.12.2010 tarihli Bilirkişi Raporunda; havuz ortamının suyunun deniz sirkülasyonla karşılandı oksijen miktarı ve su kapasitesi bakımından yeterli olduğu, Beslenme ve sağlık durumlarının yerinde olduğu. Hayvanat Bahçelerinin Kuruluşu ile Çalışma Usül ve Esasları Hakkında Yönetmelik gereği olarak bu hayvanların avlanmasının ve ticaretinin yasak olmadığı. İğneli Vatozların Keratin yapısında olan iğne uçlarının alınmasının insan tırnağı kesimi ile aynı olduğundan hayvana acı vermediği. Hayvanlara kötü muamele ve soylarının tükenmesine neden olacak işlemler yapılmadığı işletmenin Akçay Belediye Başkanlığından Akvaryum Aile Çay Bahçesi olarak İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatı almış olduğu tespit edilmiş olup, yapılan araştırma ve Bilirkişi Raporuyla da Şikayetlere konu iddiaların sübut bulmadığı anlaşılmakla dosya hakkında Adli ve İdari bir soruşturma yapılmasına gerek olmadığından dosyanın işlemden kaldırılmasını,

Olurlarınıza arz ederim.”[1]

Öncelikle yazım hataları ve devrik cümleler için üzgünüm ama devlet-i alinin işine karışmamak adına aynen aktardım. Haşa!

Şimdi sorarım o çevreci ya da hayvansever ya da her ne karın ağrısıysa o kendini bilmezlere; aldınız mı ağzınızın payını! Değdi mi üç kıçıkırık balık için koskoca devleti, ilim irfan içinde kaybolmuş üniversiteyi ayağa kaldırdığınıza… ya da bu soğukta ayazda o kıçıkırık hayvanlara sıcacık havuz ortamını sağlayan, karınlarını doyuran hatta bu işsizlikte istihdam eden işletme sahibini zan altında bıraktığınıza?

Ciddi olmayı ben de istiyorum inanın.

Basit sorular sormak, basit çıkarımlarda bulunmak, mantık ve sağduyunun pusulasından bahsetmek istiyorum. Ama, ne mümkün! Koskoca Balıkesir Üniversitesi’nin “Bilirkişisi” kadar dahi ciddi olamıyorum. Bir tarafım cız etmese hayvancıkların haline, kahkahalarla gülmek istiyorum işletmeye, bilirkişiye, devlet erkanına… Ne de olsa bir çeşit komedi dizisi tadında olan biten. Tek günahı ticari değerinin olmaması ya da henüz soyunun tükenme tehlikesinin bulunmaması olan hayvancıkları düşündükçe kahkaha boğazıma düğümleniyor.

Düşünün bir kez, tırnak kesmekle aynı şeymiş vatozun iğnesinin kesilmesi. Zaten bu vatoz dediğin kokoş bir gün manikürdedir, diğer gün pedikürde. Şeytan diyor al eline makası, çık sokağa, saçını beğenmediğin kim varsa buda gitsin! Ne de olsa keratin, acımaz etmez. Göz zevkimden önemli mi? Sadece bu cümle üzerine sosyoloji, psikoloji, biyoloji tezi hazırlayıp, üzerine bir de on iki bölümlük bir komedi dizisi çekilmez mi? “İğneli Vatozların Keratin yapısında olan iğne uçlarının alınmasının insan tırnağı kesimi ile aynı olduğundan hayvana acı vermediği.”

Nasıl anlatmalı?

Yıl 2011. Memleketin altı tarafı deniz. Her geçen gün denizlerinde oynaşan balıkları azalıyor. Her geçen gün beyaz adamın dizginlenemeyen egosu kendinden başkasına yaşam alanı tanımamacasına yok etmeye devam ediyor. Topal hukuk, çorap boyu kültür, bilgisi olmadan fikri olan cühela ve ileri demokrasi…

Nasıl anlatmalı?

Sait Faik gibi mi?

Meydanlarda bağırsam, polis kızar.

Sokak başlarında sazımı çalsam, zabıta kovalar.

Nasıl anlatmalı doğanın efendisi değil bir parçası olunması gerekliliğini? Yaşamın kaynağının kredi kartının alabildikleri değil de gözünüzle göremediğiniz mütevazı planktoncuklar olduğunu?

Lüferi korurken horozbinayı görmezden gelebilecek denli kibirden kör olmuş insanoğlunun ille de depremlere ya da sellere mi ihtiyacı var geldiği yeri hatırlaması için? Doğaya karşı, doğaya hükmeden değil, tıpkı alçak gönüllü bir martı ya da bıçkın bir pavurya gibi doğanın bir parçası olması gerektiğini…

Topal Hukuk

Alın size evlere şenlik bir örnek daha. Malum, memlekette patlıcanın bakan ile levreğin bakanı aynı. Ne fark var ki toprakta yetişenle denizde yetişen arasında. Bir Bakan hepsine bakar.

Bakar da nasıl bakar?

Geçtiğimiz günlerde yazmıştım uzun uzun Bern Sözleşmesi ve Yunus Gösteri Merkezleri mevzuunu. İleri demokrasi ülkesinde yaşamanın vermiş olduğu özgüvenle sorduk Sağlık Bakanlığı’na;

Yunus terapisi nedir? Ne işe yarar? Geçerliliği var mıdır? Kim karar verir?

Dedi ki Sağlık Bakanlığı özetle; “Aman ha! Yok öyle bir şey.” Gözlerimize inanamadık, tekrar tekrar okuduk. Hatta inanmıyorsanız, buyurun bakanlığın yanıtı aynen aşağıda:

“Bimer başvurunuz incelenmiştir.

"Yunusla Terapi" tedavisiyle ilgili olarak Bakanlığımızca Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine bilimsel görüş sorulmuştur.

Anılan Hastaneden alınan cevabi yazıda özetle; "bu tedavinin bilimselliğinin kanıtlanmadığı ve FDA tarafından talep edilen emniyet ve işlerliğine dair kesin kanıtlar bulunmayan bir yöntem olduğu, bu tür sözde tedavilerin FDA tarafından onaylanan farkının faydalarının bilimsel olarak onaylanmaması olduğu, ayrıca bu tür tedavilerin "Bilinmeyen risk" içerdiği, bilinmeyen riskin tedavinin faydaları yanında yan etkilerinin belirlenmemiş olması şeklinde açıklanabileceği, başvurunuzda geçen linklerde de zikredilen olumsuz etkileri pekiştiren görüşler içerdiği,

SONUÇ OLARAK, adı geçen tedavi yöntemine izin verilmemesinin uygun olacağı bildirilmiştir.

Konunun; Bakanlığımız görev alanı içerisinde bahse konu görüş çerçevesinde değerlendirileceği hususunu bilgilerinize sunar,

Sağlık ve esenlikler dileriz.”[2][3]

Şimdi tabloya bir bakalım.

Bern Sözleşmesi yunusları gösteri amaçlı bulunduramazsınız diyor.

Yunus gösteri merkezleri biz yunusla terapi yapıyoruz, “vallahi gösteri-mösteri yapmıyoruz, bu yunus denen deyyuslar şaklaban, insanoğlunu görünce soytarmaya başlıyorlar” diyor.

Sağlık Bakanlığı “yunus terapisi”ni sorduk, yok öyle bir şey, izin verilemez diyor.

Bern sözleşmesinin uygulayıcısı Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı bize ne kardeşim, ruhsatını biz mi veriyoruz, bizi yunusların nereden geldiği ilgilendiriyor, gerisini bir bilene sorun diyor.

Belediyelere sorarsanız, işyeri açma ruhsatı var adamın, biz gerisini bilmeyiz diyor.

Buyurun, çıkın içinden çıkabilirseniz.

Hatta gelin bir de T. C. Anayasası açısından bakalım mevcut duruma. Anayasanın 90. Maddesi aşağıdaki gibi:

“Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (Ek: 7.5.2004-5170/7 md.) Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.”

Şimdi, Bern Sözleşmesi ya da tam adıyla AVRUPA'NIN YABAN HAYATI VE YAŞAMA ORTAMLARINI KORUMA SÖZLEŞMESİ, adından ve imzalandığı yerden da anlaşılacağı üzere bir uluslarası anlaşma olsa gerek. Hatta ironik bir şekilde T.C. Çevre ve Orman Bakanlığı Özel Çevre Koruma Kurumu Başkanlığı internet sitesinde aynen şu ifade yer alıyor:

“T.C. Anayasası'nın antlaşmalarla ilgili 90. maddesinde "Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir" denmektedir. Dolayısıyla taraf olduğumuz antlaşma ve protokollerin Türk iç hukuk düzeninde sahip oldukları hukuki güç, en az Çevre Kanunu değerinde olup, bu sözleşmeler ulusal mevzuatımızın bir parçasıdır.”[4]

Bu kadar mı? Hayır. Bir de 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu var.

Ehl-i vukufa akıl vermek gibi olmasın ama;

Eğer kendi iradeleri ile istemediler ise vatozların iğnelerinin koparılması ya da nazikçe tıraşlanması 5299 sayılı kanunun 8. maddesine aykırı olsa gerek…

IUCN'e[5] göre “doğada soyu tükenme tehlikesi yüksek” (VU – vulnerable) olarak uluslararası tanımlaması yapılan, kırmızı listede yer alan ve akvaryumda istihdam edilen "Mustelus mustelus" köpekbalıklarının doğal yaşam ortamlarından koparılarak, yine doğal yaşam ortamlarına uygun olmayan şartlarda barındırılması, ticari amaçlarla kullanılması, teşhir edilmesi ve insanlarla aynı ortamda, hijyenik olmayan şartlarda yüzdürülmesi aynı kanunun 4. maddesine pek bir şiddetle muhalefet eder gibi görünmekte.

Denizde, doğal yaşam ortamında karanlıkta, kayalara gizlenerek yaşamını sürdüren mürenlerin güneşin ve günışığının altında teşhir edilmesi; yine doğal yaşam ortamında kumların altında saklanarak yaşamını sürdüren vatozların kum olmayan çıplak bir havuzda diğer köpekbalıklarıyla birlikte yüzdürülmesi de aynı kanunun aynı maddesine göre suç[6] değilse de kabahat unsuru oluşturuyor gibi…

Topal hukuk. Çünkü suç var, ceza yok. Kanun var mevzuat yok. Ceza var, uygulamacı yok. Yaşasın ileri demokrasi.

“Laissez faire, laissez passer, le monde va de lui meme.”[7]derken bu kadarını Adam Smith bile hayal edememiştir eminim…

Mesela, merak ediyorum, bir yunus gösteri merkezi nasıl açılır? Daha doğrusu hangi ruhsatla açılır? Merak ettik ya, sorduk Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı’na, dedik nasıl açılır yunus gösteri merkezi? Nasıl denetlenir? Nasıl belgelendirilir?

Yaşasın BİMER! Bilgi Edinme Yasası sayesinde aydınlanmanın sonu yok. Ama alacağınız yanıtlara karşı da hazırlıklı olmanızda fayda var. HAYTAP kanalıyla yapılan başvuruya Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı Koruma ve Kontrol Genel Müdürlüğü’nden gelen yanıt şöyle:

“Bakanlığımızın yunus gösteri ve terapi merkezlerinin açılma, çalışma, işletme, ruhsatlandırma vb işlemlerle ilgili herhangi bir yetki ve sorumluluğu bulunmamaktadır. Bu amaçla, ülkemizde bulunan yunus havuzlarına bu kapsamda herhangi bir izin verilmemiştir.”[8]

Demiştim, yine diyorum, buyurun, çıkın çıkabilirseniz bu işin içinden…

Son Söz

Selam olsun Balıkçı'ya[9], Sait Faik'e, Yaşar Kemal'e ve daha nicelerine! Selam olsun Topal Hasan'a, Nuri Ateş'e, Selim Balıkçı'ya, Medarı Maişet Motoru'nda ter döken tüm balıkçılara...

Milli eğitim müfredatından esirgenmiş, günlük yaşamdan soyutlanmış, varlığının rakı, balık ve manzaranın rantından öte anlamı kalmamış denizi anlatan tüm deniz ozanlarına selam olsun! Onlar da olmasalar nereden anlayabiliriz ki aslında bir deniz ülkesinde yaşar gideriz; deryanın içerisinde, deryadan bihaber balıklar misali.



[1] T.C. Edremit Kaymakamlığı Yaz İşleri Müdürlüğü, 7 Ocak 2011 tarih ve B054VLK4104401-498.01.03/115 numara ile kayıtlı İşleme Konulmama yazısından birebir alıntıdır.

[2] 11 Eylül 2010 tarihinde HAYTAP ve Yunuslara Özgürlük Platformunca Bilgi Edinme Kanunu kapsamında yapılan başvuruya 22 Aralık 2010 tarihinde verilen yanıt: “Yunus terapileri ile ilgili Ağustos, Eylül ve Ekim aylarında yapılan Bimer başvurularına T.C. Sağlık Bakanlığı, Bulaşıcı Olmayan Hastalıklar ve Kronik Durumlar Dairesi Başkanlığı'ndan bugün alınan aşağıdaki nihai cevapla yunus terapisiyle yapılan sözde tedavilere Bakanlık tarafından artık izin verilmeyeceği bildirilmiştir, konuyla ilgili yazışmalar bilgi için aşağıda dikkatinize sunulmaktadır.”

[3] Aynı tarihi taşıyan, yukarıdaki yanıta zemin oluşturan, Hacettepe Üniversitesi’nin konuyla ilgili görüşü.

[5] International Union for Conservation of Nature

[6] Söz konusu ileri demokrasi ülkesinde bu fiiller suç değil kabahat olarak tanımlanmakta.

[7] Adam Smith'ten çok önce Fransa Kralı 14. Louis'nin ekonomi danışmanı Jean Baptiste Colbert tarafından zamanın Fransa'sının iktisat politikalarını tanımlamak için söylenmiştir.

[8] İlgili bakanlığın B.12.0.KKG.0.17.01-330-08-60 sayı ve 11.01.2011 tarihli yanıt yazısı.

[9] Cevat Şakir Kabaağaçlı