Salların Altınçağı

Sarayburnu'nu döndün mü bir kere…

15-16 yaşındaydık. İki kıytırık deniz yatağını iple bağlar birbirine, alır başımızı giderdik Seyfi ile ufka doğru. Yeniçiftlik sahilinin iki kanıksanmış delisiydik adeta. Tekneleriyle balığa çıkanlar artık alışmışlardı beline kadar suya gömülmüş ama bir yandan da yavaş yavaş ilerleyen adeta tek bir gövdeden ibaret görüntümüze. Haliyle ilk kez görenler tuhaf tepkiler verebiliyorlardı ama daha çok gülüp eğleniyor, termoslarından kahve ikram ediyorlardı. Nevaleyi doğrultunca toplar oltalarımızı, ellerimizdeki paletlerle kürek çeke çeke ilerlerdik bu kez kıyıya doğru. Şimdi ardımız sıra bakanların yüzlerindeki ifadeleri daha net görebiliyorum.

Benzer günlerden birinde ilk yelken tecrübemizi yaşamıştık yine Seyfi ile. İki kişilik zavallı bir şişme bot, iki çıta ve bir sağlam masa örtüsü: işte ilk yelken seyrimiz. Görünüşe aldanıp hafife almayın, yanılırsınız. Yeniçiftlik’ten kahvaltı sonrası başlayan yolculuğumuz akşamüstü Tekirdağ Limanında sona ererken neredeyse limandaki herkesin yüzünde aynı şaşkın ama gülümseyen ifade vardı. Ve yaşadığımız tek sorun kıçımızda mayo ve koltuk altımızdaki yelkenlimizle yapacağımız yirmi sekiz kilometrelik kara yolculuğuydu…

Yukarıdaki satırlar size çılgınca gelebilir belki ama sorumsuz, hesapsız kitapsız bir yeniyetmenin maceraları değildir söz konusu olan; aradığı yanıtları Kon Tiki’de bulan bir adamın geçmişinden sadece birkaç anekdottur. Temel olgu denizle bir olmaktır, denizle birlikte hareket etmek. Önünde saygıyla eğilmek ve onun karşısında her daim haddini bilmek…

Yirmili yaşlarımda hep şu fikir dönerdi zihnimde: “Sarayburnu’nu döndün mü bir kere, dünyanın bütün denizleri açılır önünde!”

Ta çocukluk günlerimden itibaren hayal kurardım; yüzen herhangi bir şeyin üzerinde Kadıköy’den doğru çıktığım bir yolculuğu kurgulardım kafamda: Sarayburnu’ndan öte, tüm denizlere. Yiyeceğimi, içeceğimi versin birileri derdim, ben giderim gündüz gece…

Ama bir şanssızlık eseri liseden sonra devam etmek zorunda kaldığım Teknik Üniversite yüzünden denizci olma hayallerim suya düşmüş, tek tesellim İ.T.Ü. günlerimde hayatıma giren aletli dalış olmuştu.

Otuzlu yaşlarla birlikte çevremdeki herkes durulmaya başlarken doğal olarak benden de beklenen buydu. En fazla bir ekip bulup onlarla yelken yapmam ya da bir tekne alıp arada bir denize açılmam söz konusu olabilirdi.

Hasbelkader Heyerdahl’in Kon Tikisi’yle alıp başımı gitmemiş olsaydım kim bilir, belki yaşanacak olan da buydu. Ama ne zaman Kon Tiki hayatıma girip başucuma yerleşti, işte o zaman her şey bir daha eskisi gibi olmamak üzere değişti. Thor Heyerdahl tüm çocukluk hayallerimin ötesine geçmiş, sadece denize ve kadim günlerin mütevazı ve bilge denizcilerine güvenmiş, bir balsa salın üzerinde bırakıvermişti kendini Pasifik’in sonsuz ufkuna.

Çevresindeki herkes Heyerdahl ve arkadaşlarına endişe içinde bakıyormuş. Oysa nasıl da güvenli geliyordu bana, balsa bir salın üzerinde öylece kendini denizin koynuna bırakıverme fikri. Çünkü daha çocukluğumdan beri gerçekten inandığım bir olguydu bu: denize meydan okumak değil, ona uymak, kendini ona bırakmak. Baştankara dalgaları yaran bir tekneyle değil, dalgaların itina ile taşıdığı, en üst noktaya kadar kaldırarak daha sonra zarifçe üzerinden kaymasına izin verdiği bir salla gitmek, pupa yelken!

Salların Altın Çağı

Otuzların sonlarına doğru gelişen empati duygusu da cabası olsa gerek, her an aynı heyecanı tekrar tekrar yaşar oldum okuduğum her satırda. Ve yol arkadaşlarım da giderek zenginleşti, çoğaldı araştırdıkça, okudukça.

Çocukluk günlerimin ilk yelken deneyimi gibi bir şeydi benim için Bombard’ın yolculuğu. Bir bilim adamının zihni nasıl bir takım verilerle çalışıyorsa elbette ergen beynimin de benzer girdileri vardı; “gitsek gitsek Nara burnuna kadar gideriz” gibi. Yoktu aslında onlardan bir farkım serüvenlerimizin boyutları dışında. Nasıl Bisschop denizcilik bilgisine güveniyorsa, Heyerdahl kadim günlerin denizcilerine, Willis varoluşla olan benzersiz bağına… biz de biliyorduk ki biraz ilerisi Tekirdağ, olmadı Şarköy, de ki dirise etti Poseidon’un oğulları, karşısı boylu boyuna Güney Marmara ve Marmara Adaları; o da olmadı Sestos-Abydos arasında binlerce yılın görmüş-geçirmiş Nara Burnu, yeter ki güvenelim kırçıl denize…

Kırklı yaşların yamacındayken bugün artık en azından durulma umudu gerilerde kaldı. Çünkü, “tek midir bu çılgın Viking” sorusunun peşi sıra giderken geçen yıllar dönüşü olmayan fikirler kazıdı zihnime. İnsanoğlunun deniz macerasını ne denli hafife aldığımızı fark etmekle başladım önce, derken öyle kahramanlar tanıdım ki, nasıl olur da satır aralarından öte yer bulamamışlardır denizci güncelerinde diye başladım önüme gelene anlatmaya…

William Willis’i duyanınız var mı? Eminim vardır, ama kaç kişidir? Oysa insanın denizle ilişkisinin destanıdır William Willis’in tüm yaşamı. Ya da kendi halinde bir doktor olan Alain Bombard’ın tek derdinin aslında “insanların açık denizde hayatta kalmasının yollarını ispatlamak” olduğunu bilir misiniz? Atlantik’i aştığı sıradan bir botu “Zodiac” gibi efsane bir marka haline getirirken bir yandan bir varoluş destanı yazmıştır o da Atlantik’in sularında.

Ya da neredeyse tamamı denizlerde geçmiş bir yaşam düşünün, ama denizlerde derken Karaköy-Kadıköy arasında ya da Karadeniz boyunca değil; dünyanın tüm denizlerinde… Atlantik, Pasifik ve Hint Okyanusları, Akdeniz, Ümit Burnu, Uzakdoğu, neredeyse tüm Pasifik adaları… ve bir gece Rakahanga resifinde sona eren bir yaşam! İşte size Eric de Bisshop ve akıl almaz yaşam öyküsünün duraklarından birkaçı.

Kimi de inancının peşi sıra attı kendini denizlere, mesela Devere Baker: Mormonların Kutsal kitabı kılavuzu oldu balsa salının pruvasında, Lehi 1-2-3-4 ekspedisyonları boyunca… tüm yaşamı inancının izlerini sürmekle ve sevgi-barış ikilisini insanların yaşamlarına yaymaya çalışmakla geçti.

Carlos Caraveda atalarının binlerce yıl önce yaptığı gibi soydu balsa kütüklerini Callao limanından başlayacak serüvenine hazırlanırken. Ve yine atalarının kadim günlerde yaptığı gibi, balsa sallardan biriyle Humbolt akıntısına bırakıverdi kendini. Kendi kültürünün elçisi olmanın gururuyla vardı Fransız Polinezyası’na.

Kırklı yaşlarımın yamacında hala zihnimde aynı fırtınalarla Haydarpaşa önlerinde ufka doğru bakıp kendimi bir salın üzerinde hayal ederken, belki de “deli” ya da “meczup” olmadığımı göstermek, birçok benzer öykünün yaşanmışlığını paylaşmak istediğimden; hatta itiraf etmeliyim, belki de en çok canıma okuyacak anamı ikna etmek ya da delirdiğimi düşünen dostlarıma delirmediğimi ispat etmek isteğimden doğdu Salların Altın Çağı.

Salların Altın Çağında pupa yelken sonsuz ufukları aşmış bilinen-bilinmeyen tüm denizcilere gıpta ve SAYGIYLA!

Alain Bombard: L'Hérétique'le 65 gün

Kanarya Adaları’ndan başlayan 65 günlük çılgınca bir yolculuğun ardından L'Hérétique, Barbados kıyılarında bir plajda kıyıya çıktı. Alain Bombard’ı Atlantik’in koynunda 65 gün boyunca taşıyan L'Hérétique aslında 5 metre boyunda bir şişme zodiac bottan başka bir şey değildi. Bombard’ın tek başına yaptığı çılgın yolculuğu daha da inanılmaz kılan buydu. Destansı yolculuğu bir deri, bir kemik ve tabi bitkin bir halde 2 millik bir yürüyüşün ardından bir polis karakolunda son buldu. Korkuya, yalnızlığa, umutsuzluğa, sonu hiç gelmeyecek gibi görünen fırtınalara dayandı ve onu bu yolculuğa çıkaran küçük miktarlarda deniz suyu içerek hayatta kalınabileceği yönündeki görüşünü doğruladı. Ona göre su ve yiyecekten de önemli olan kişinin zihinsel durumuydu. Bu koşullar altında kişi her şeyini kaybedebilirdi ama asla kaybetmemesi gereken en önemli şey umuduydu.

Bombard’ı bu yolculuğa sürükleyen 1951 yılında Boulogne’da bir hastanede genç bir doktor olarak çalışmaktayken yaşadığı bir olaydı aslında. Fırtınadan dolayı batan bir trol teknesinden hastaneye taşınan 43 denizciden hiçbirisi kurtulamamıştı. Yaşanan trajedi onun yaşamını kökten değiştirdi.
Bu olaydan sonra Bombard Monaco Oceanographic Institute’de deniz canlılarının besin olarak nitelikleri ve deniz suyu içebilmenin ne derece mümkün olabildiği üzerine araştırmalara başladı. Bombard’ın günde yarım litre kadar deniz suyu içmenin yaşamsal bir tehlike yaratmadığı yönündeki bulguları bilimsel açıdan kabul görmesinin yanı sıra bir çok denizci içinde hayatta kalma umudu olacaktı.

Şüpheler, endişeler ve karşı çıkmalar arasında 1952 yazında L'Hérétique çılgınca bir yolculuk için Akdeniz sularından start aldı. Jack Palmer’la gerçekleşen ilk 18 günlük yolculuğun ardından Monako’dan yola çıkan L'Hérétique Balear Adaları’na vardı. Buradan sonra yolculuğuna tek başına devam eden Bombard rotasını Fas’ın kuzeyine çevirdi. Sonraki durağı olan Kanarya Adaları aynı zamanda çılgın yolculuğunun başlangıç noktasıydı. 10 Ekim 1952’de, yanına su ve yiyecek almaksızın yola çıkan Bombard, çiğ balık, planktonlar ve deniz suyuyla denizde tek başına kalmış bir insanın hayatta kalabileceğini ispat etmek üzere destansı yolculuğuna Kanarya Adaları’ndan başladı.

65 gün sonra, 2 Aralık 1952’de Barbados kıyılarına vardığında 30 kilo hafiflemişti. Ama hala hayattaydı ve daha da önemlisi beklenmedik durumlarda, yaşam ile ölüm arasındaki farkı fiziksel engellerin değil, zihinsel tıkanıklığın belirlediğini kanıtlamıştı.

1924 yılında Paris’te bir hekim ailesi içinde doğan Bombard doğal olarak tıp eğitimi almıştı. Destansı yolculuğundan sonra “Naufragé volontaire” (İngilizce çevirisi Bombard Story) adlı kitabı yazdı. Sonraki yıllarda zamanının çoğunu hayatta kalmak üzere alışılmadık yöntemleri araştırarak ve yazarak geçirdi.
Coryphéne adında bir deniz laboratuarı kuran Bombard finansal güçlüklerle baş edemeyince 1966 yılında Paul Richard’ın desteğiyle yeni adresi Oceanographic Institute oldu.

1974 yılında Sosyalist Parti’ye katıldı. Aynı yıl Kutup Kaşifi Paul-Emile Victor, Jacques-Yves Cousteau ve volkan bilimci Haroun Tazieff ile birlikte oluşturdukları çevresel baskı grubuna dahil oldu. 1981 yılında seçildiği Avrupa Parlamentosu’nda 1994 yılına kadar nükleer güç kullanımından fok katliamına kadar bir çok çevre sorununun en güçlü savunucusu oldu. 2000 yılında Légion d’Honneur nişanına layık görüldü ve L’Hérétique ile yaptığı destansı yolculuğunun 50. yılında Dijon Uluslararası Film Festivali’ne onursal başkan olarak davet edildi.

Bir röportajda sorulan soruya verdiği yanıt, yaşamının son kısmını anlatmaktadır:
“Denize karşı insan için mücadele verdim. Ama fark ettim ki, artık insanların karşısında deniz için mücadele etmek daha öncelikli.”

27 Ekim 1924’te doğan hekim, politikacı ve serüvenci Alain Bombard 19 Temmuz 2005’te hayata veda etti.

65 gün boyunca ona yoldaşlık eden Zodiac markası belki de en önemli sınavını verirken popülaritenin doruklarına ulaştı

Kitapları
La dernière exploration (1974), Les grands navigateurs (1976), Au-delà de l’horizon (1978), La mer et l’homme (1980) ve Aventurier de la mer (1998).

Saygıyla!

Thor Heyerdal ve Kon Tiki Ekspedisyonu

Balsa kütüklerinden yapılmış bir sal, üzerinde bambudan bir kulübe, altı yetişkin adam ve bir papağan. Ve Pasifik’in orta yerinde Heyerdahl’in aklını kurcalayan haklı bir soru:

 “İnsan arada sırada kendini garip durumlarda bulabilir. O duruma yavaş yavaş, doğal bir şekilde gelmiş olabilir, ama kendini olayların ortasında bulduğunda birden şaşırır ve böyle bir duruma düşmeyi nasıl olup da başarabildiğini sorar kendine.” ( *)

Biraz geriden doğru gelmek gerek anlayabilmek için. Gerçi ne anlatırsam anlatayım, bazıları için anlaşılabilecek bir durum söz konusu değil, hatta düpedüz çılgınlık bu. Ama aslında binlerce kilometrelik bu destansı yolculuğu hazırlayan iki basit neden var…

Fati-Huva’da geçen günlerinden sonra artık hiçbir şey eskisi gibi olamamıştı Heyerdahl için. Zihnini sürekli aynı sorun kurcalıyordu: Pasifik halklarının kökeni. New York’ta büyük bir müzenin karanlık bir ofisinde, yaşlı bir bilim adamının umutla taşıdığı el yazmalarına bakmaksızın söylediği sözler bir Mayıs sabahı içine düşeceği durumun hazırlayıcısıydı aslında. Müzedeki yaşlı adam Peruluların sallarla hiçbir zaman Pasifik’e açılmadığını, ama isterse O’nun kendi balsa salıyla Peru’dan Pasifik adalarına yolculuk yapabileceğini söyleyerek Heyerdahl’in neredeyse tüm ömrü boyunca sürecek çılgın yolculuklarının fitilini ateşliyordu…

Bu duruma yol açan diğer nedense kapitalist düzenin dikte ettiği kara ve havayolu alternatifsizliğinin aksine, denizlerin çağlar boyunca atalarımız için engel değil araç olduğunu göstermekti. Heyerdahl’in savına göre Peru kıyılarından Pae-Pae’leri ile yelken açan Kon Tiki (**)  ve halefleri Pasifik boyunca tüm kültürlerini yanları sıra taşıyarak adadan adaya yayılmış, Güney Amerika kültürünü Pasifik’in ücra köşelerine kadar taşımışlardı.

Thor Heyerdahl, Knut Haughland, Bengt Danielsson, Erik Hesselberg, Torstein Raaby, Herman Watzinger ve bir yeşil papağan –miço- 28 Nisan 1947’de 8.000 kilometrelik destansı yolculuklarına Peru’nun Callao limanından işte böyle başladılar.

Yerlilerin Pae Pae adını verdikleri sallar geçtiğimiz yüzyıla kadar kullanılmaktaymış aslında. İleri teknoloji en ücra köşelere kadar burnunu sokmadan önce, binlerce yıl boyunca İnkalar bu sallarla filolar halinde açık denizlere yelken açmış. Her konuda kendini dev aynasında görmek gibi bir kuruntusu olan günümüz insanının tüm itirazlarına karşın Pae Pae’ler denize karşı değil, denizle birlikte ve uyum içinde tutarlı ve kararlı bir yolculuk aracı olmuş her daim.

Kon Tiki ekibinin yolculuk boyunca tek kaybı olur: miço papağan… onu da dalgalar alıp götürür bir fırtına sırasında. Okyanusta kural basittir; hayatta kalmak istiyorsan teknede kalmalısın; denize düşen, denize kalır. Ama bu arada mürettebata yengeç Johannes eklenir. Johannes serüven boyunca dümencinin yanı başındaki tahtaların arasında yolculuk etmektedir.

Uçanbalıklardan oluşan kahvaltılar, köpekbalığı avları, çeşitli bilimsel deneyler, bazen bitmek bilmeyecekmiş gibi görünen fırtınalarla geçer günler. Can havliyle palamutlardan kaçarken suratlara çarpan uçanbalıklar, kulübenin tepesinde bulunan bir yavru mürekkep balığı, def-i hacet sırasında musallat olan bir köpekbalığı, uyku tulumunun içinden çıkan ne idüğü belirsiz bir tuhaf mahluk –bu yolculukta ilk kez karşılaşılan yılan balığı Gempylus- gibi irili ufaklı olaylar salın üzerindeki rutin yaşantıya renk katar.

Deniz korkulanın aksine her daim yanlarındadır. Daha doğrusu balsa sal öylesine uyumludur ki denizle, deniz onu ya ciddiye dahi almamaktadır ya da şefkatle, özenle koynunda taşımaktadır. En ürkütücü dalga salın kıçına yaklaştığında dahi altı adam sakince salın en üst noktaya kadar yükselmesini ve sonra zarifçe dalganın üzerinden kayarak süzülmesini bekler sadece. Tüm ürkütücü kehanetlerin aksine Kon Tiki, balsa kütüklerinin özsuyu sayesinde su çekmemektedir. Daha da önemlisi tamamen bitkisel olan halatlar balsa kütüklerine sürtünerek aşınmak yerine, kütükleri aşındırıp içine gömülerek daha bir sağlamlaşmaktadır. Yani ilkel ama doğal teknoloji bir çok kurt denizcinin ölümcül kehanetlerini boşa çıkartmıştır. Hatta ilk günlerde “guara” denen omurga tahtalarının ne işe yaradığını bir türlü anlayamayan altı adam, işlevini keşfedince İnkaların ne denli başarılı denizciler olduklarını bir kez daha anlarlar. (***)

Sonuç olarak balsa kütüklerinin su çekerek batmasından, liflerden mamul halatların aşınarak kopmasına kadar sayısız uyarılara karşın Kon Tiki’ye inanmayı seçen Heyerdahl ve arkadaşları, yüz günlük yolculuklarının ardından hala tek parça olan “Pae Pae“leri  Kon Tiki ile Raroia resifine ulaşmayı başarırlar. (****)

Kon Tiki’nin destansı yolculuğu 7 Ağustos 1947’de Tuamoto Adaları arasında birbirinden tehlikeli mercan resifleri, resiflerde kırılan berrak ama tehlikeli dalgalar ve zaman zaman görülmeyecek denli sığ mercan döküntüleri arasında yer alan Raroia resifinde sona erer. Altı adam, bir plastik bot ve uzaktan bakıldığında enkaz yığınını andıran Kon Tiki resife girdiğinde ekspedisyonun da sonu görünmüştür.   Mürettebat resifin sıcakkanlı yerlileri ile geçen günlerin ardından  yedeğe alınmış Kon Tiki ile Tahiti’ye yolculuk eder ve eve dönüşlerini tamamlar.

Heyerdahl sonraki yıllarda da inanılmaz yolculuklarına devam edecek ve belki de insanlık tarihinin en çılgın bilim adamı olarak RA Ekspedisyonu ile Atlantik’i aşacaktır.  Tigris Ekspediyonu’nu tamamladığındaysa Ortadoğu halklarının da sanılanın aksine denizi bir araç olarak kullandığına dikkatleri çekecektir. Heyerdahl sürekli yollarda geçen yaşamını tamamladığında ardında tarih boyunca denizin sanıldığı gibi dünya halkları arasında engel değil aksine bir köprü olduğuna dair destansı günceler bırakır.1948 yılında yayınlanan “Kon-Tiki / Pasifik’te 100 Gün” adlı eseriyse Pasifik halklarının kökenine dair savını ispatlamanın ötesinde, böyle bir serüven için neredeyse ihtiyaç duyulabilecek tüm bilgilere dair ipuçları da veren bulunmaz bir rehber niteliğindedir.

Birkaç yıl sonra tek başına bir sal üzerinde kendini Pasifik’in koynuna bırakan William Willis üzerinde bunun ne derece etkisi vardır bilemiyorum ama doğaya karşı değil doğayla birlikte olma fikrine inananlar için artık Salların Altın Çağı başlamıştır. Ve peşi sıra Eric de Bisschop, Carlos J. Caraveda Arca, Alain Bombard, Devere Baker bir şekilde kendilerini okyanuslarda bulan kaşifler olarak salların altın çağına adlarını yazdıracaklardır.

SAYGIYLA!

Hakan Tiryaki
Naviga, Şubat 2010


1 Kon-Tiki / Pasifik’te 100 Gün” – Thor Heyerdahl

2 “Kon Tiki”: Güneş Tanrı

3 Salın üzerinde yer alan guaraları kontrol ederek dümen kullanmaksızın sabit rotalarda ilerlemeleri belki de İnkalı denizcilerin en önemli sırrıydı. Her ne kadar bugün aşina olduğumuz basit bir salma sistemi gibi görünse de bir salı sadece bu tahtaların derinliklerini ayarlayarak basitçe yönlendirmek, dönemin denizcilerinin dehasının basit bir göstergesi olsa gerek.

4 Aslında 93 gün olarak hesaplanmıştır yolculuk. Hatta tam da 93. günde Puka Puka adası gösterir kendini ufukta. Fakat Kon Tiki’nin hareket kabiliyeti biraz kısıtlı olduğundan uzaktan bakmakla yetinmek zorunda kalır ekip. 97. gündeyse Angatau resifinin güler yüzlü yerlilerinin gayretine rağmen Kon Tiki’yi resifin aralığından içeri sokabilmek mümkün olamamıştır.

William Willis, "Tautai O Le Vasa Laolao"

"Bulutlar ve rüzgarlar ve okyanuslardır
seçtiğim yazgı.
Her kimi alırsa deniz,
bir daha asla özgür olamaz."

Hamburg kıyılarında bir çocuk, henüz dört yaşında, dikmiş gözlerini denize, düşünmekte; “Orada, Amerika hemen oracıkta.”

Derken atıverir kendini kanalboyunda bağlı bir sandala. Çözer halatı, geçer küreklere; ver elini Amerlka! Çok geçmeden bir yandan akıntı, bir yandan diğer gemilerin dalgası,kalın kürekleri kavramaya çalışan minik elleri; her şey öyle büyüktür ki Onun için… Feribotlardan birinin dalgasıyla alabora oluverir umut sandalı. Bağırışlar, haykırışlar…

“Nereye gidiyorsun küçük dostum?” diye sorar bir güleç yüzlü polis memuru, sevecen bir sesle.

Boyunu kat be kat aşmaktadır çocuğun yanıtı; ”Amerika’ya!”

Sonrası polis karakolu, çılgına dönmüş bir anne, öğütler…

22 Ağustos 1955. Çocuk artık 61 yaşındadır. Balsa salının ortasında yer alan bambu kulübenin duvarına asılı takvime göre tam iki aydır Pasifik’in koynundadır. Galapagos adaları ile Markiz adaların tam ortasında, en yakın kara parçasına binlerce mil uzaktadır. İki yoldaşı Eeki ve Meeki ile birlikte sihirli halısı, “The Seven Little Sisters”’ın kucağında ve SUSUZ!
Yanlış okumadınız, susuz. Salın ana kütükleri ve bambu döşemesi arasında yerleştirilmiş 24 teneke (120 galon) su artık yoktur. Geride sadece 3 teneke (15 galon) su kalmıştır. Çünkü deniz suyu tenekeleri çürütmüş ve içlerindeki suyun ya tamamen boşalmasına ya da kısmen tuzlu suyla dolmasına neden olmuştur. Önünde dönüşü olmayan yaklaşık iki aylık bir yolculuk, salda 3 teneke su vardır sadece.

Pasifik’e doğru, tek başına!

William Willis’in 4 yaşında kesintiye uğrayan deniz serüveni, 15 yaşında Henriette adlı yük gemisinde çalışmaya başladığında Kuzey Atlantik’te son nefesini verene dek neredeyse kesintisiz olarak sürecektir. Sonraki yılları defalarca Horn Burnunu dolaşarak, Amerika-Avrupa arasında gidip gelerek geçecektir.

Bu yolculuklardan birinde, 1951 yılında S. S. Charleston gemisiyle Norfolk-Newyork arasında çalışırken takılır aklına; bir salla tek başına Pasifik yolculuğu. Bir adamın gücünün ve dayanıklılığının sınırlarını deneyebileceği benzersiz bir yolculuk. Gerçekte doğumundan itibaren doğayla arasındaki güçlü, sarsılmaz bağa güvenmektedir en çok. Bir o kadar da denizde geçen uzun yıllara. Fakat belki de en önemli özelliği bunların ötesinde, hiçbir koşul altında umudunu yitirmemesidir.

Yakın zamanda bir operasyon geçiren Teddy iyileşmeye başlayana kadar açamaz düşüncelerini bir türlü. En sonunda karşısına geçip tek başına bir salla okyanusa açılacağını söyleyecektir biricik karısına. Önceleri kabul etmek istemese de Onun denizle olan ilişkisini bilen Teddy yelkenleri suya indirecek ve en önemli destekçisi olacaktır.

Thor Heyerdahl gibi Willis’te soluğu Ekvator’da alır. Hayallerine ulaşmak için artık tek ihtiyacı uygun boyutlarda 7 düzgün balsa kütüktür. Kafandaki sal için 1 metre çapında yedi ana kütüğe ihtiyacı vardır. Ekvator ormanlarında üç ayı aşkın arayışın ardından Onu hayallerine taşıyacak kütükleri bulur.

22 Haziran 1954. The Seven Little Sisters yola çıkmak üzere. Ortada Teddy ve yanında altı kızkardeşinden oluşan yedi balsa kütüğü, The Seven Little Sisters. Ya da Atlas’ın yedi kızkardeşi gökyüzündeki, Pleiades takımyıldızı. Küçük salın üzerinde William Willis, Eeki ve Meeki.

The Seven Little Sisters

Yola çıkmadan önce Teddy bir tek konuda söz vermesini ister Willis’ten;

“Yolculuğun son noktası Samoa olsun, lütfen Avustralya’ya kadar gitmeye kalkma!”
Willis söz verir ve ekler; “Altı ay ver bana, haber alamasan da endişelenme.”

23 Haziran sabahı San Martin römorkörü düşler limanı Callao’nun 60 mil batısında halatı çözdüğünde artık küçük sal ve mürettebatı Humbolt akıntısındadır. San Martin geri dönerken Willis’in insanlığa dair son imgelemi de ufukta erimektedir.

Daha yolculuğun ilk günlerinden itibaren tek başına olmanın zorlukları ve öngörülemeyen aksaklıklar bir biri ardına gelmeye başlar. Ocak çalışmamaktadır ve sıcak yemek ya da pişmiş balık yeme ihtimali daha ilk birkaç günde uçup gider. Okyanusun ortasında, tek başına bir salın ortasında ne yapar ki insan? İşte bu sorunun yanıtı belki de en ilginci; sürekli tetikte, uykusuz yaşar. Günler ilerledikçe küçük şekerlemeler dışında uyuyacak vakit yoktur. Heyedahl’in Kon Tikisinde olduğu gibi boş zamanlarda eğlenmek, araştırma yapmak, dinlenmek gibi lüksleri yoktur Willis’in.

Küçücük bir salın üzerinde her gün yeni bir takım sorunlar, bir ton yeni angarya ile gelmektedir. Her an gözü pusuladadır. Pusula adeta gölgesi gibidir. Salın üzerinde her ne yapsa, her nereye gitse sürekli yanı başındadır.

Sıcak yemek yoktur ama yerlilerin incecik bedenleri ile inanılmaz işler yapmalarını sağladığına inandıkları Machica’sı vardır. Su, rafine edilmemiş şeker ve arpa unu karışımı zor koşullarda yaşayan yerliler gibi Ona da ihtiyacı olan tüm gücü ve enerjiyi vermektedir.

Uçsuz bucaksız Pasifik’te belki de en kötüsü başına geldiğinde, yani susuz kaldığında dahi bir anlık kızgınlıktan sonra tazelenir inancı, başaracaktır. Willis ve bir çok denizci bilir ki belli bir miktar deniz suyu ile hayatta kalmak mümkündür. Salın kenarında diz çöker, kupasını suya daldırır ve ilk bardağını yudumlar;

“Senin içinde sadece güç ve iyilik var. Bana hayat veriyorsun. Seni bedenime alıyorum.”

Mavi sırtlı, bıçkın bir köpekbalığıdır Long Tom. Galapagos’un güneybatısında ilerlerken eklenir küçük salın mürettebatına. Binlerce mil boyunca ne olduğuna anlam veremediği küçük salın hemen arkasında, hep aynı yerdedir. Willis bir anlaşma yapar onunla; ona atacağı dolfin kafaları dışında salın üzerinden hiçbir şey almayacaktır Long Tom, özellikle de kendisini…

Heyedahl’in aksine balıklardan yana çok da bereketli geçmemektedir yolculuk. Dolfin beklerken bir köpekbalığı takılır oltaya. Salın üzerinde iğneyi çıkartmaya çalışırken denizde buluverir kendini. İlk aklına gelen Long Tom’un nerede olduğudur. Dost mudur, düşman mı? Köpekbalığından ne denli dost olabilir ki? Küçük salla arasında, daha doğrusu varoluşla arasında bir misina uzanmaktadır sadece. Yavaş yavaş, santim santim yaklaşır istikrarla ilerleyen sala. Neyse ki o gün ortalıkta yoktur Long Tom.

Direkten düşer bir gün. 9 Eylül günü yaşanmamıştır Onun hayatında. The Seven Little Sisters’ın kucağında baygın geçen bir günün ardından kaldığı yerden devam eder yolculuğa.

Derken bir gün “tuhaf hastalığı” belirir. Yıllar önce, 1938 yılında, masum bir mahkumu kurtarmak üzere gittiği Fransız Guyanası’nın Devil adasından dönerken ilk kez yakalandığı tuhaf hastalık. 24 saati aşkın bir süre devam eden nöbet yüzünden S.O.S. işareti bire gönderir. Sonraki gün kendine geldiğinde halsizdir, enerjisi tükenmektedir. Ama daha önemlisi, yardım çağrısını iptal etmesi gerekmektedir. “Herşey yolunda” mesajı da önceki “İmdat” çağrısı gibi hiç kimselere ulaşmayacaktır.

Markiz adaları civarında en sonunda yağmur yağar, tüm kaplar tatlı suyla doldurulur. Bu arada Long Tom artık kendi yoluna gitmeye karar vermiştir.

Eylül fırtınaların en şiddetlisiyle gelir. Yedi kızkardeş bu fırtınayı da atlatır ama ana yelken neredeyse harap olmuştur. Sonraki günler mizanadaki minik yelken ve jible ağır ağır ilerlerken güvertede yırtılan yelkene ilmik üzerine ilmik atmakla geçer. Yelkenin tamiri bittiğinde boralar ülkesine girer.

Bir gece fırtınada kadim düşmanlar Eeki ve Meeki arasındaki hesaplaşma mürettebatın eksilmesi ile sonuçlanır. Meeki, yeşil papağan Eeki’ye saldırır ve fena halde yaralar. Kendinden geçmiş halde köşesine çekilen Eeki ertesi gün ortadan kaybolur.

15 Ekim 1954. Manuatele’nin güvertesinden seslenir kaptan; ”İnsanoğlunu tekrar görmek nasıl bir şey?”. Oysaki son günleri hüzün içinde geçmektedir Willis’in. Yolculuk bitecek ve tekrar insanların, trafiğin, anlamsızlıkların dünyasına dönecektir. Bugün Callao’nun düşler limanından çıkalı 115 gün ve 6700 mil olmuştur. Ama Onun aklı hala okyanustadır. Neden Avustralya’ya kadar gitmiyordur?

İki gün sonra Polinezya geleneklerine göre bir araya yeni bir ad verilir kendisine; “Tautai O Le Vasa Laolao”, Dalgalı Denizlerin Kaptanı.

Willis, Meeki ile evin yolunu tutarken sihirli halısı The Seven Little Sisters gelecek kuşaklar için sergilenmek üzere Samoa’da kalır. Oysa yıllar sonra tekrar yolu Samoa’ya düştüğünde yerliler tarafından parça parça sökülüp yakılan küçük saldan iz bile kalmayacaktır.

Age Unlimited


San Francisco’da deniz kenarında uzun yürüyüşler, yazılar, sıradan gündelik uğraşlarla geçer sonraki yıllar. Ta ki bir gün deniz kenarında oturup ufka dalmışken okyanusun kucağında tek başına geçen günleri anana kadar. Birden eski günlerin heyecanı geri döner. Bu kez Avustralya’ya gitmek istiyorum der Teddy’e. Teddy artık yetmişine dayanmış bir adam olduğunu hatırlatmak isterse de tek yapabildiği bir doktora görünmesini sağlayabilmek olur ancak. Neredeyse bir delikanlı performansındadır yetmişlik ihtiyar. Yine Hazırlıklar başlar. Yılın bu mevsiminde balsa kütük bulmak ve taşımak neredeyse imkansızdır. Oysa hemen sahilin sonunda bir tersanede aradığı balsa kütüklerini bulur; metal borular.

Bu kez üç duba üzerinde yüzecek olan düş salını metal konstrüksiyon olarak tasarlar. Önceki deneyimlerle kısa sürede inşa edilen sal gemiyle Peru’ya gelir ve suya indirilir. Ufak tefek ilavelerle Callao limanından bir kez daha ayrılmak üzere hazırdır Willis.

4 Temmuz 1963. “El Viejo del Mar”, Deniz İhtiyarı 11.000 mil sürecek yolculuğa çıkmak üzeredir. Bir ritüel tekrarlanmaktadır Callao limanında; Age Unlimited ağır ağır Humbolt akıntısına doğru çekilir. Rios halatı çözüp de özgür bıraktığında Age Unlimited uzun ve destansı yolculuğuna başlamaktadır.
Daha onuncu gün ilk ama yolculuğu kökten sarsacak bir aksilik olur; artık Age Unlimited dümensiz ilerlemek zorundadır. Samoa adalarından Apia’da bir mercan resifini hasbel kader aşana kadar binlerce mil yolu dümensiz olarak aşacaktır Deniz İhtiyarı.

Dümen kadar önemli bir diğer sorun ise işleri çıkmaza sokan bir ölümcül fıtık sorunudur. Öyle ki Samoa’da karaya çıktığında göründüğü doktorun söylediğine göre ameliyat olmazsa ölecektir. 11 Kasım’da, yaklaşık dört buçuk ay sonra vardığı Samoa’dan New York’a dönmüş olsa da ameliyatı ve sonrasındaki zaman kaybını göze alamayarak tekrar Samoa’ya döner, yol hazırlıklarına başlar. Dümen onarılır, dubalar elden geçirilir… tüm hazırlıklar tamamlandığında takvimler 27 Kasım 1964’ü göstermektedir.
Age Unlimited tekrar yoldadır. Ne fırtınalar, ne boralar… hiçbir şey onu yolundan alıkoyamayacaktır.

9 Eylül 1964’te Avustralya’nın doğusunda, Tully nehri yakınları… Gri sakallı bir deniz adamı, sakalı neredeyse göğsünde, sahilde yakaladığı bir çifte şöyle diyecektir:
Ben New Yorklu William Willis.

11.000 mil, 204 gün geride kalmıştır. Deniz İhtiyarı bu kez de çıktığı ruhani yolculuğu tamamlamayı başararak insanın doğayla ilişkisine dair hafızalardan silinmeyecek bir destan yaratmıştır.

Little One

2 Mayıs 1968’de Montauk Point, Long Island kıyılarından bırakır kendini denizlere. Teknesi Little One için tekne demek bile zordur aslında. Gerçekten küçük, küçücüktür. Yetmişbirinci yaş gününü Little One ile Kuzey Atlantiği geçerken kutlamayı planlamaktadır Willis.

Oysa 24 Eylül 1968’de bir Litvanya teknesinin mürettebatı Little One’ı Atlantik okyanusunda tek başına bulacaktır. Willis’ten geriye son kayıt tarihi 21 Temmuz 1968 olan bir seyir defteri kalacaktır sadece…

Tautai O Le Vasa Laolao

Deniz ve insanın ilişkisinin destanı iki günce bırakır arkasında Willis. Sayısız şiir, denize dair. Belki de en önemlisi, kendi deyimiyle “insanoğlunun sınırlarını” keşfetmeye çıktığı yolculukta aynı Heyerdahl gibi sınırların olmadığını haykırır. Yeteri kadar istek ve inançla yapılmayacak şey yoktur.

Tautai O Le Vasa Laolao, El Viejo del Mar, The Thoreau of the Seas… Ona takılan isimlerden bir kaçı. Ve bir de mektup bıraktı ardında, 1965 yılında düşler limanı Callao’dan yola çıkmaya hazırlanan Carlos Caraveda Arca’ya, Salların altınçağında Pasifik’e açılan bir diğer gözüpek serüvenciye.

Diğer serüvencilerden iki önemli farkı vardı ilk bakışta; yaşlıydı ve tek başınaydı. Ama belki de en önemlisi hangi koşul altında olursa olsun denize ve kendine dair sarsılmayan inancı.

SAYGIYLA!

Hakan Tiryaki, Naviga 2010

William Willis Görsel Arşivi

Kaynakça:

  • Willis, William (1966). Whom the Sea Has Taken. New York: Meredith Press.
  • Willis, William (1955). The Epic Voyage of the Seven Little Sisters: A 6700 Mile Voyage Alone Across the Pacific. London: Hutchinson.

İflah Olmaz Deniz İhtiyarı: Eric de Bisschop

Sal artık neredeyse bir metre suya gömülmüştür. Kulübenin tavanında beş adam; de Bisschop ve dört yoldaşı sadece yıldızların aydınlattığı bir Pasifik gecesinde, açlıktan ölmek üzere, bilinmeze doğru sürüklenmektedirler. Birbirine kenetlenmiş bu beş adamın artık tek dileği içecek su ve yiyecek bir şeyler bulabilmektir. Tuamotu adaları, Starbuck ve Panrhyn uzaklarda kalmış; Tahiti Nui II pruvasını Rakahanga resifine çevirmiştir. Ve biraz ileride resifin keskin dişlerinden saçılan köpükler görünmektedir artık.

Sal artık neredeyse bir metre suya gömülmüştür. Kulübenin tavanında beş adam; de Bisschop ve dört yoldaşı sadece yıldızların aydınlattığı bir Pasifik gecesinde, açlıktan ölmek üzere, bilinmeze doğru sürüklenmektedirler. Birbirine kenetlenmiş bu beş adamın artık tek dileği içecek su ve yiyecek bir şeyler bulabilmektir. Tuamotu adaları, Starbuck ve Panrhyn uzaklarda kalmış; Tahiti Nui II pruvasını Rakahanga resifine çevirmiştir. Ve biraz ileride resifin keskin dişlerinden saçılan köpükler görünmektedir artık.


İflah olmaz bir denizadamı: Eric de Bisschop

Koyu karanlığın koynunda Rakahanga resifine doğru sürüklenen 66 yaşındaki adam Fransa’nın en kuzey ucunda doğmuş (Aire-sur-la-Lys , 1891), soylu bir aileden gelen Eric de Bisschop’tu. Günlerinin çoğu “ölüm-zafer” ikilisinin tam ortasında geçen iflah olmaz bir kumarbazdı ve bazı kaynaklara göre Philippe Pétain’in torunuydu.

Henüz 14 yaşındayken devam ettiği Cizvit okulundan ayrılarak Ümit Burnuna doğru seyreden bir gemide kamarotluğa başlamıştı. Ama bizim için daha önemlisi, salların altınçağında okyanuslara yelken açan gözü pek kaşiflerden biri olmasıydı. Çünkü de Bisschop’un hayatının neredeyse tamamı Pasifikte geçti.

1914-1915 yıllarını İngiliz Kanalında (Manş Denizi) devriye kaptanı olarak geçiren de Bisschop, sonrasında dönemi yaşayan neredeyse her erkek gibi I. Dünya Savaşına dahil oldu. 1917 yılında geçirdiği ciddi bir uçak kazasına kadar da hava kuvvetlerinde yer aldı.

Fou Po

Dünya Savaşından sonra kiraladığı ticaret gemisi ile “oyalanan” de Bisschop, gemisi Azur adalarının fırtınasına yenik düşünce Çin’e gitti. 1925 yılında Fransız kontrolü altındaki Hankow’da güvenlik şefi olarak görev yaptığı sırada bir diğer Fransız maceraperest Jean Tatibouet ile tanıştı. Birlikte Fou Po adını verdikleri Çin Yelkenlisini yaparak denize açıldılar (1932). Pasifik ve Hint okyanuslarında yaptıkları iki yıllık yolculuk sırasında sekiz ay Papualı yamyamlarla birlikte yaşadılar. Marshall adalarında iki hafta Japonlar tarafından “casus” oldukları şüphesiyle hapsedilmelerinin ardından (Temmuz 1935) tekrar denizlere dönmüşlerdi ki yepyeni bir kabusla karşı karşıya geldiler: Japonlar kaçak ya da şüpheli bir şeyler bulabilmek umuduyla tüm konservelerine birer delik açmış ve onları okyanusun koynunda açlıkla karşı karşıya bırakmışlardı.


Yaklaşık bir ay boyunca balık, gres yağıyla yapılmış çorba, köri ve suyla yaşamak zorunda kaldılar. Molokai kıyılarına ulaştıklarında yeniden yaşamla buluşmaya hazırlanıyorlardı ama Peder Damien kolonisi halkı sayıklayan, tükenmiş iki adamı gördüklerinde cüzamlı görmüşçesine dehşet içinde kaçışmışlardı. Bundan iki gün sonra, yani 27 Ekim 1935’teyse Fou Po geçen yılların tüm birikimleri ile birlikte fırtınaya yenik düşerek battı.

Ama iki kafadarın pes etmeye niyeti yoktu. Hastaneden çıkar çıkmaz yaptıkları yeni kanolarıyla Honolulu’dan tekrar denize açıldılar ve tam 250 gün sonra Fransız Riviyerası’na ulaştılar. De Bisschop’ın Polinezyalı salı Garrone bu kez anavatanında nehrinden aşağı doğru süzülmekteydi ve her ne kadar uzun planlanmış bir yolculuk için Atlantik’e açıldıysa da bu manevra özürlü, hantal sal Kanarya adaları yakınında bir İspanyol balıkçı teknesine çarparak batacaktı…

Kaimiloa

De Bisschop İkinci Dünya Savaşı’ndan önce Mart 1937’de Honolulu’da Tatibouet ile birlikte Kaimiloa adını verdiği ikiz Polinezya kanosu üzerine inşa ettiği teknesi ile  tekrar okyanuslara yelken açtı. Bu tekne her ne kadar katamaranların öncülerinden olarak kabul edilse de kendisi bu tanımlamadan hiç hoşlanmıyordu. Eylül’de Capetown’ı geçen Kaimiloa, Aralık’ta Tanca’ya ulaştı. Bu uzun yolculuk Cannes’te son bulduğunda tarih Mayıs 1938 idi. Kaimiloa’nın sıra dışı performansı de Bisschop’ın Polinezya teknelerinin tüm okyanuslar için ideal yapıda olduklarına inanmasını sağladı ve 1939’da teknesiyle aynı adı taşıyan kitabı “Kaimiloa”yı yayınladı.

De Bisschop ve Deniz Etnolojisi

De Bisschop savaş sonrasında Honolulu’daki Fransız konsolosluğunda sakin bir hayat sürmeye başlamıştı ama bu sükunet fazla uzun sürmeyecekti.  Çünkü aynı günlerde bir Viking’in yanında beş arkadaşıyla Peru’dan Polinezya adalarına salla yaptığı yolculuk onu tekrar harekete geçirecekti.

Kimilerine göre Heyerdahl ve arkadaşları 1948’de Kon Tiki’yi Raroia resifinin palmiyelerine bağladıklarında Pasifik halklarının kökeninden ziyade Norveçlilerin gözü pek denizciler olduğunu ispatlamaktan öteye gidememişlerdi. İşte de Bisschop da benzer düşünenlerden bir tanesiydi.

Neredeyse tüm yaşamı okyanuslarda Polinezya tekneleri ile geçen de Bisschop’a göre Thor Heyerdahl’in iddiasının aksine okyanus adalarının halkları Güney Amerika’ya ya da Hint Okyanusu yoluyla Asya’ya ulaşmış olabilirlerdi. Çünkü alışıldık “hakim rüzgarlarla” yolculuk fikri de Bisschop’a göre Polinezyalılar için geçerli değildi. Ona göre öyle denizci tekneleri vardı ki ada halklarına her türlü koşulda yolculuk edebilme özgürlüğünü sağlıyorlardı. Aslında de Bisschop’a göre Kaimiloa ile yaptığı yolculuklar bir ölçüde bu tezini desteklemekteydi de.

De Bisschop haritaya baktığında Paskalya Adası’ndan Güney Amerika kıyılarına, Madagaskar üzerinden Afrika’nın batı kıyılarına, Polinezyalıların neredeyse dünyanın yarısına yayılmış izlerini görüyordu. Polinezyalılara denizciliği dışarıdan gelen birileri öğretmiş olamazdı. Aksine onlar gittikleri yerlere denizcilik bilgilerini, deniz kültürlerini de beraberlerinde götürmüşlerdi.

Heyerdahl’in anakaradan geldiğini iddia ettiği ve tezinin en güçlü kanıtı olarak gösterdiği bitki türleri hakkında da de Bisschop’ın itirazı vardı. Çünkü o, daha milattan önceki zamanlarda Güney Amerika’yı ziyaret ettiğini düşündüğü Polinezyalıların bu bitkileri anavatanlarına dönerken yanlarında götürmüş olabileceklerine inanıyordu. İşte bu perspektiften yola çıkan de Bisschop bilinen denizcilik tarihinin Polinezyalıların hakkı verilerek yeniden yazılması gerektiği inancındaydı: Denizcilik tarihinin merkezine ticaret rüzgarlarını arkasına alarak Karayiplere yolculuk eden Avrupalılar değil, her koşulda, dünyanın tüm denizlerine yolculuk ettiklerine inandığı Polinezyalılar yerleştirilmeliydi.

Tahiti Nui -I-

8 Kasım 1956. Tahiti Nui Şili kıyılarından Pasifik’e açılıyor. Artık William Willis gibi altmışlarının ortasına gelmiş bir ihtiyar deniz adamı de Bisschop ve mürettebatı, kadim günleri anmak, anlamak ve de Bisschop’ın deniz etnolojisi hipotezini kanıtlamak üzere bilinmeze yelken açıyor.

Ancak başta Kon Tiki’nin efsane mürettebatından Benght Danielsson olmak üzere bir çok insanın kafasını kurcalayan iki soru vardı: De Bisschop bu yolculuk için neden Polinezya kanosu yerine bir salı, daha da önemlisi bambu bir salı tercih etmişti?

De Bisschop bu sorulara her seferinde aynı yanıtı vermekteydi: Polinezyalılar özgün bir deniz kültürüne sahipti. Daha da önemlisi farklı amaçlara yönelik farklı tekne tasarımları kullanmışlardı. Balıkçılık ya da resifler arasında gezinmek için tek kayaklı kanolar kullanırken,  komşu kabilelere karşı hızlı vur-kaçlar ya da bilinen noktalara yolculuk etmek için daha büyük ve çift kayaklı kanolar kullanmışlardı. Fakat uzun mesafeli keşif ya da kolonizasyon yolculukları söz konusu olduğunda insanları ve gerekli tedariki taşıyabilmek için geniş sallar kullanmaktaydılar. Her ne kadar Heyerdahl ve arkadaşları anlamasa ve kullanmasa da taşınabilir salma sistemi denebilecek guarra (omurga tahtaları) donanımları sayesinde de neredeyse her türlü deniz koşullarında seyredebiliyorlardı. Dolayısıyla, de Bisschop’ın deyimiyle ne hakim rüzgarlara ne de akıntılara ihtiyaçları olmayacaktı. İşte “neden sal” sorusunun cevabı buydu.

De Bisschop’ın bambuyu tercih etme nedeniyse çok basitti: Bambu malzeme balsa kütüklerine göre çok daha yavaş su çekiyordu. Bu durumda geriye bambuların dayanıklılığını test etmek kalıyordu. Çünkü ikinci Fou Po’yu teredo navalis denen ahşap kurtlarına kaptırmıştı ve bu kez işi sağlama almak istiyordu. Bunun için salın inşasına başlamadan önce denizin içerisinde bambudan bir platform oluşturuldu. Bir yıl sonra bambuların bir kısmı teredo navalisler tarafından saldırıya uğramış olmasına karşın platform hala yüzmekteydi. Böylece benzer sallarla gerek Polinezyalılar, gerek Markiz adalarının yerlilerinin Tahiti’den Hawai’ye kadar enginleri defalarca aşmış olduğuna dair inancı bir kez daha doğrulanmıştı. Artık geriye sadece Polinezyalıların geçmişten bugüne denizcilik kültürüne kazınmış anılarından yola çıkarak, benzer malzemelerden Tahiti Nui’yi inşa etmek kalmıştı.

Bambular hazır olduğunda hindistancevizi lifleri ile birbirine bağlandı. Yelken donanımı için bitkisel liflerden örülen halatlar kullanıldı. Salın üzerinde yer alan çift kat kontrplaktan yapılma kulübe gerekli kuru alanı sağlama görevini üstlenecekti. Bu kulübe uyku alanı olarak kullanılmasının yanı sıra elektrikli iskandil, karanlık oda ve bir radyodan oluşan donanımıyla salın yirminci yüzyılın izini taşıyan tek bölümü olma özelliğini de taşıyordu.


De Bisschop’ın tahminlerine göre son büyük Polinezya filosu bundan 700 yıl önce, 14. yüzyılda Pasifik’e açılmıştı. Ve işte tam 700 yıl sonra Tahiti Nui, elli kanonun eşliğinde ve bir hücumbotun yedeğinde Papeete limanından ayrılıyordu. De Bisschop’ın hesaplarına göre izledikleri rota onları üç ya da dört ay sonra Güney Amerika kıyılarına ulaştıracaktı.
Fakat yolculuk sorunlu başladı. Tahiti Nui daha yolun başındayken De Bisschop’ın bambuların yüzerliği konusunda taşıdığı endişe nedeniyle yolculamaya gelen hücumbotun yedeğinde kıyıya çekildi. İlave bambularla salın yüzerliği arttırıldıktan sonra yolculuk aynı hücumbotun yedeğinde Tahiti’nin güneyinden tekrar başladı.

Tahiti Nui’nin daha ilk günlerde yaptığı en ciddi tatsız sürpriz Austral Adası yakınından çizilen rotadan 200 mil kadar sapması olmuştu. Anlaşılan de Bisschop’ın da guarralarla arası en fazla Heyedahl kadar iyiydi. Böylece, 1956’yı 1957’ye bağlayan günler Şili’ye 5000 mil mesafede, soğuk sularda geçti.

Rapa’dan sonra batı rüzgarları ile birlikte rota direkt olarak Güney Amerika’ya döndü. Takvim 23 Şubat 1957’yi gösterdiğinde Tahiti Nui 117 derece batı boylamını geçiyor ve yolu yarılamış bulunuyordu. Bu arada Eylül ayında suya indirilmiş olan bambular beş aydır yüzmekteydiler. Her ne kadar de Bisschop güvenli bir şekilde Şili kıyılarına ulaşacaklarını düşünse de mürettebatın kalanı bambuların yüzerliğinden yana endişelenmeye başlamışlardı; ne de olsa önlerinde hala 2500 millik bir yol uzanmaktaydı.

7 Mart 1957’de antropologların muamması Paskalya adası sadece 350 mil mesafedeydi. Mürettebat özellikle 40. paralelden itibaren de Bisshop’ın seçtiği rota nedeniyle maruz kaldıkları kötü hava ve deniz koşullarından dolayı moral açıdan dibe vurmuş bir haldeydi. De Bisschop’ın Paskalya adasında karaya çıkmasını ve Salı elden geçirmesini ümit ediyorlardı. Oysa o yola devam etmeyi seçecek ve bu seçimiyle yolculuğu belki de Kon Tiki ekspedisyonu kadar değerli kılabilme fırsatını geri çevirdiği gibi onları bekleyen yıkımı da hızlandıracaktı.

Nisan ayı beraberinde su sıkıntısını getirdi. Mayıs, taze batı rüzgarlarını taşıdı fakat Şili hala 1000 mil uzaktaydı. Bir hafta sonra, kıyıya yaklaşık 800 mil mesafede ana bambu blok dağılmaya başladığında rüzgarın hızı saatte 50 mili bulmuştu. Artık koşullar tamamen umutsuz bir hal almıştı. Daha da kötüsü, De Bisschop bambuların kalbura döndüğünü fark etmişti. Teredo navalisler iş başındaydı ve bambularda neredeyse serçe parmak kalınlığında tüneller açmışlardı.

Mayıs’ın ortası, denizde altıncı ay. Fırtına Juan Fernandez adasına girme ihtimalini de yok edince de Bisschop artık yardım sinyali göndermek zorunda kalmıştır. Hatta yardımın bir an önce ulaşmasını sağlamak amacıyla mesajı oldukça da abartılı göndermiştir.

26 Mayıs 1957. Bir Markiz sanatçı tarafından oyulmuş Tiki figürü Tahiti Nui’den sökülür. Şili deniz kuvvetlerine ait geminin güvertesinde de Bisschop Tahiti Nui’nin parçalara ayrılışını dinlemektedir.

Sahile varır varmaz Tahiti Nui deneyimini yazmaya başlar. Şimdi 66 yaşındadır, ama rotayı tamamlamak konusunda daha da kararlıdır.


Tahiti Nui –II-

15 Şubat 1958. De Bisschop Tahiti Nui II adıyla vaftiz edilen yeni salında bu kez Thor Heyerdahl ve William Willis gibi balsa kütüklerine güvenmeyi seçer. 13 Nisan 1958’de Tahiti Nui II Markiz adalarına doğru yola çıkar.

Fakat ne rüzgarlar dosttur, ne akıntılar elverir. Hatta el ele verip Cook adalarına doğru sürüklerler de Bisschop’ın balsa salını.

30 Ağustos 1958. Umutlar çoktan tükenip, resif keskin dişlerini göstermeye başladığında…

Sal parçalara ayrılmadan hemen önce de Bisschop’ın dört kader arkadaşı çarpmanın etkisiyle savrulur. Ama de Bisschop salın enkazı arasında sıkışmıştır. Dört yoldaşı kıyıya ulaşıp canlarını kurtarmaya çalışırken de Bisschop için artık çok geçtir. Dalgalar de Bisschop’ı ve saldan kalanları tekrar tekrar Rakahanga resifinin keskin dişlerine çarpmaktadır. Yerlilerin yardımıyla karaya çıkarılana kadar 66 yaşındaki bedeni çoktan ölümcül yaralar almıştır.

1947 yılında yaşamaya başladığı Rurutu adası (Fransız Polinezyası) bu iflah olmaz deniz ihtiyarının son durağı olmuştur.

Saygıyla!

Hakan Tiryaki, Naviga Mart 2010

 

Eric de Bisschop Görsel Arşivi

 

Kaynakça:
Tahiti-Nui, Eric de Bisschop, 1959, Collins
The Voyage of the Kaimiloa, Eric de Bisschop, London, 1940
Kon-Tiki in Reverse: The Tahiti-Nui Expedition, Penn State University