Kültür

Ayışığı Manastırı'nda yeni gelişme...

Birileri Ytong'un antik dönem yapı malzemelerinden olmadığını farketmiş olsa gerek...

AYIŞIĞI MÜHÜRLENDİ!

Akbank Yönetim Kurulu Başkanı Suzan Sabancı Dinçer’in satın aldığı Cunda Adası Pateriça mevkiinde bulunan arazi içindeki Ayışığı Manastırı’nın restorasyonu, projeye uyulmadığı ve doğaya zarar verildiği gerekçesiyle durduruldu.

Misafirhane ve etkinlik merkezi olarak yürütülen Ayışığı’ndaki restorasyon inşaatı Bursa Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu kararı ile  mühürlendi.

Kurul kararını yerinde bulan Ayvalık Çevre Derneği Başkanı Nuray Özer,müdahale için geç bile kalındığını söyledi. Özer, “Çevreciler olarak gelişmeleri protesto etmek için alana yürüyüş düzenlemiştik. Ancak sesimiz duymazdan gelindi.Yollar açılıp endemik bitkiler yok edildi. Bu gibi hassas alanlardaki inşaatlar sık sık kontrol edilmelidir”dedi.

Ayışığı Manastırı

MAHKEME KARARI HİÇE SAYILDI

Ayvalık Adaları Tabiat Parkı Koruma Platformu sözcüsü Havva Taylan da, “Birinci derece doğal SİT statüsündeki Tabiat Parkı için Çevre ve Orman Bakanlığı’nca hazırlanan  mutlak koruma alanlarını sınırlı kullanım alanına çeviren Revizyon Planı’nın iptali ile ilgili açtığımız dava sonucu Danıştay, yürütmeyi durdurma kararı verdi. Platform olarak yüksek mahkemenin kararını yetkililere sunmamıza karşın hiçbir önlem alınmadı. Suzan Sabancı’nın elektrik üretmek için rüzgar santrali kurma girişimleri olduğunu öğrendik. Tabiat Parkı’nda RES’lerin önü açılmak isteniyor. Bizler çalışmaları sürekli mercek altında tutuyoruz. Kararlı mücadelemizden vazgeçmeyeceğiz” diye konuştu.

http://www.hurses.ayvalik.com.tr/?islem=paket/haberP/haber_detay.php&haber_id=1093

http://www.yukle.tc/Gazeteler/Cumhuriyet_Ege.html

Efsane İstanbul Sergisi

Haberi okurken memnuniyet verici olmasının yanı sıra ister istemez bir takım sorular takılıyor insanın zihnine. Mesela dünyanın sayılı kültür hazinelerinden İstanbul Arkeoloji Müzesi, hemen yanıbaşındaki Şark Eserleri Müzesi. Hatta yıllardır Arkeoloji Müzesi'nin altında İstanbulluları bekleyen Bythinia Salonu...

Ya da bir vapur yolculuğu ile bile tanıklık edebileceğiniz, tabiri caizse, tepsi gibi ortada duran binlerce yılın birikimi. Birazcık hayalgücüyle gölgesinde yaklaşık 2000 yıllık hayaller kurabileceğiniz surlar, neredeyse 1500 yıldır tüm görkemiyle neredeyse dört bir yana hükmeden Ayasofya!

Tescilli tarihi aşağıda da belirtildiği gibi 8000 yıla uzanan Şehr-i İstanbul'da fizibilitesiz tüp geçit projesi yapmaya kalkan zihniyetin neredeyse her kazma darbesinde karşısına çıkan binlerce yılın kültür hazinesi.

Uzun lafın kısası, mutlaka görülmesi gereken bir sergiye ev sahipliği yapıyor Sabancı Müzesi. Ama yaşadığınız şehrin binlerce yılını görmek için gözünüzü açın yeter; burası İstanbul!

İstanbul'un 8000 Yıllık Tarihi Anlatılacak

Sakıp Sabancı Müzesi, İmparatorluklar Başkenti “Efsane İstanbul”u ağırlamaya hazırlanıyor!..

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti kapsamındaki etkinlikte, İstanbul’un 8000 yıllık tarihi anlatılacak.

Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi (SSM), İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı ve Sabancı Holding sponsorluğunda, “Efsane İstanbul: Bizantion’dan İstanbul’a - Bir Başkentin 8000 Yılı” başlıklı sergiye ev sahipliği yapacak. 5 Haziran - 4 Eylül 2010 tarihleri arasında sanatseverlerle buluşacak sergi, İstanbul’un, Marmaray Projesi kapsamındaki Yenikapı kazılarıyla daha da geriye giden 8000 yıllık eşsiz tarihini, 500’ü aşkın eserle gözler önüne serecek. Sergi, Bizantion’dan Nea Roma’ya, Constantinopolis’ten İstanbul’a; Bizans ve Osmanlı İmparatorluklarına başkentlik yapmış kentin görkemli tarihine ışık tutarken; ticaret, hediye ve 4. Haçlı Seferi’nde olduğu gibi yağma yoluyla çeşitli ülkelere dağılmış hazineleri bir araya getirecek.

Sergi; İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya, Vatikan, Macaristan, Yunanistan, Avusturya, Belçika, Hollanda, İrlanda, Katar, Portekiz ve Rusya’daki önde gelen kurumlardan seçilen eserlere ev sahipliği yapacak. Sergide ayrıca, Türkiye’deki devlet müzeleri ile özel müze ve koleksiyonlardan seçilen eserler de yer alacak. Yurtdışından 39, Türkiye’den 19 olmak üzere toplam 58 müzeden seçilen geniş yelpazedeki eserler, sergi aracılığıyla ilk kez bir arada sunulacak.

Sergide; İstanbul’un bir Roma garnizonu iken, Doğu ve Batı Roma’nın ayrılmasından sonra giderek başkente dönüşmesi, Bizans İmparatorluğu’nun gelişme, duraklama ve çöküş evrelerinden sonra 1453 yılında Osmanlılar tarafından fethedilmesiyle yeni bir doğuşa sahne olması anlatılacak. İmparatorluk başkenti İstanbul’un Avrupa tarihiyle özdeşleşen geçmişinin parlak ve çalkantılı evreleri yansıtılacak, şehrin devraldığı çeşitli din ve inanç mirasının oluşturduğu zengin gelenek tanıtılacak.

Nedir bu "Kültür Mirası"? Ya da ne değildir?

21. yüzyılın en ulvi bilgi kaynağı Google’a sordum, dedim “Ey Google, bilirsen sen bilirsin, nedir bu kültür mirası?”

Sineğin arka ayak fonksiyonlarından, rahmetli büyükannemin dantel tariflerine her soruya verecek bir yanıtı olan koskoca Google dahi yanıtlayamadı, eveledi, geveledi bu soru karşısında.

Bir çeşit alışkanlık oldu bu, önce bir Google’a soralım ki anlayalım, aydınlanalım, sonra ahkam keselim. Ama gel gör, soru kültür “mirası” ve uygulama alanı da Türkiye Cumhuriyeti olunca Google ne yapsın?

İyisi mi soruyu şöyle soralım; yapım tarihi tam olarak bilinmeyen ama çift süren öküz dile gelse “en az birkaç yüzyılı var” dedirtecek denli sıradan bir bina, Ayışığı Manastırı bir kültür mirası mıdır? Hani şu Cunda Adası’nda, dört bir tarafı Ayvalık Adaları Tabiat Parkı kapsamında “korumaya” alınan Pateriçe köyünün biraz ilerisinde, neredeyse denizin içinde yer alan Ayışığı Manastırı.

Kalkıp uzun uzadıya zeytin ağaçlarını, gerçekten benzersiz denizini, yeşilini-mavisini, rantını bilmem nesini anlatmanın alemi yok. Birileri gerçekten farkına varmış olacak ki üşenmeyip masa başında dirsek çürüterek Tabiat Parkı kapsamına alıvermiş. Neyse, asıl sorumuza geri dönelim, nasıl olsa yarın bir gün Milli Parklar Kanunu’nun 5. Maddesine göre gerekli görülüp çiftçinin toprağının kamulaştırılması kimin umurunda olabilir ki? Çiftçi kardeşlerimiz düşünsün…

Ben hala atalarımdan bana miras kalmış olma ihtimali kafamı kurcalayan Ayışığı Manastırı’na taktım kafayı. Ne de olsa bu mirasın tanımı ve daha da önemlisi paylaşımı konusunda biraz sorun var gibi…

Nedir “Kültürel Miras”tan payınıza düşen?

Mesela, diyorum ki, hani şu Ayasofya’dan nasıl güzel oto kuaförü olur! Ne de olsa benim de atalarımdan kalmış, haksız mıyım? Saçma mı sizce. Peki ya bastırır parasını satın alırsam? Ne de olsa Ayasofya dediğin eski, kullanılmaktan aşınmış bir kilise!

Saçmaladığımı düşünüyorsanız ufkunuzu geniş tutun. Mesela içerisinde yıkılmış bir manastır kalıntısıyla bir ada alabilir, babalar gibi kazıp kazıp çıkanları derleyebilirsiniz. Şöyle bir bakıversenize Ayvalık adalarına…

Gelelim yine Ayışığı Manastırı’na. Hakkında öyle uzun uzadıya bilgi yok ne yazık ki. Ne de olsa burası Anadolu; bin yılların ardından bakarken yüzyıllar –en azından hipermetrop anlayış için- önemini yitiriyor. Mesela manastırın yıkıntıları arasında iki tarih var, 1771 ve 1795. Deniliyor ki bunlar onarım tarihleri. Boşverin, farzedelim yapım tarihleri olsun. Dünyanın bir çok ülkesinde 100 yıllık –oryantalist kıskançlıkla kıytırık diyebileceğimiz- yapıların bile kültür mirası sıfatıyla onore edilip üzerine titreniyor olması küffarın görmemişliğinden olsa gerek.

Cumhuriyetin ilk yılları. Dünya yeniden şekilleniyor. Bugünden doğru bakınca ahkam kesecek, beceriksizlik atfedilecek bir sürü şey var. Ve mübadele günleri, Selanikli bir aile diğerleri gibi sökülüyor kök saldıkları topraklardan, Ayvalık’ta buluyorlar kendilerini. Selanik’teki varlıklarına karşılık Pateriça köyünün ucunda 171 dönümlük bir arazi veriliyor aileye. Zeytinlikler denizde bitiyor ama bir de sürprizi var arazinin: içinde başa bela bir manastırı var.

Başa bela, çünkü define avcıları tarafından talan edilmiş, atış talimi yapan bıçkınlara dayanmış ve ayakta kalmak bir yana yıkılmaya yüz tutmuş bekar kızların manastırı, Ayışığı Manastırı.

Bir zamanlar bekar kızların Ayışığı Manastırı, adalıların eğitim kurumu, yeni evleneceklerin dilek kapısı, tüm adalıların mesire yeri… Derken Katrinli ailesinin çiftliği, çocuklarının oyun alanı. Çocuklar büyüyüp alıp başını gidince aile de elini eteğini çekince kaderine terk edilen Ayışığı Manastırı.

Yaşasın “pür teşebbüs!”

Ta ki bir kurtarıcı çıkıp da Katrinli ailesi tarafından satılığa çıkartılan Ayışığı Manastırı ve arazisi için milyon dolarları gözden çıkartana kadar. Size dedim ya, ufkunuzu geniş tutun.

Bugünlerde Pateriça köyünde sessiz bir bekleyiş var. Tapulu evlerini manastırın yeni sahipleri, Sabancı ailesine satmayı düşünmeyen 4-5 evin oyun bozanlığı yüzünden süreç biraz uzuyor gibi. Ama manastırda işler tıkırında. Anıtlar kurulundan onay çıktı. Kurtarıcısı Suzan Sabancı Dinçer’in açıklamasına göre bekar kızların Ayışığı Manastırı bundan böyle misafirhane ve etkinlik merkezi olarak sürdürecek varlığını. Tabi daha şimdiden kapıya dikilen güvenlik görevlisinin iki kelimelik uyarısı doğrultusunda: “özel mülkiyet”.

Geçtiğimiz günlerde yerinde görememe şansı buldum müstakbel etkinlik merkezini. Kapıya diyeceğim ama yalan olacak, arazinin ortasından geçen patikaya dikilmiş güvenlik görevlisi biraz geç fark edince bizi, biz de fark etmememiz gereken bir şeyleri fark ettik sanki. Ya da bana öyle geldi.

Mesela, dedik ”arkadaşlara bakıp çıkacağız”. Fakat iyi eğitimli bir görevli olduğundan olsa gerek anladı hemen niyetimizi, “olmaz” dedi kibarca, “özel mülkiyet!”. Kimdir dedik bu özel mülkiyetin şanslı sahipleri, dedi “Sabancı Ailesi”. Titre ve kendine gel edasıyla olmasa da sesindeki vurgu gerçekten etkileyiciydi; “Sabancı Ailesi!”

Neo-klasik yapı malzemesi: Ytong

Peki dedik, ne oluyor burada. Öğrendik ki eski manastır birebir restore ediliyormuş, eskisinin tıpkısının aynısı. Bu noktada bir şey daha öğrendik ki utandım kendimden, meğer Ytong 1700’lü yıllardan beri kullanılıyormuş benim güzide memleketimde… ya da kimbilir?

Emekliliğine az bir zamanı kalmış bir yerlisi var Pateriça’nın. Dünya tatlısı, hoş sohbet biri. Mesela onun da enteresan bir mesleği olmuş bugünlerde: yolu kesip, hiç boşuna gitmeyin uyarısında bulunuyor gelenlere. Tatlı dil ve hoş sohbetle…

Aslında bu ilk uygulama değil tabi ki. Mesela yine Cunda’da çok şükür Rahmi Koç tarafından kurtarılmış bir de yel değirmeni var. Gerçi hakkını yememek lazım, gerçekten güzel bir kütüphanesi var artık adanın ama rivayete göre çalışma ofisi gibi bir şey olan yel değirmenine giriş yasak…

“Duvarı nem, insanı gam öldürür”

Canı istediğinde eli dört bir yana uzanabilen güçlü iktidarlarımızın söz konusu “kültür mirası” varlıklar olduğunda bu paylaşımcı yaklaşımı insanın ufkunu bir hayli genişletiyor aslında. Diyorum ki kendi kendime, ne de olsa bilmem kaç kuşaktır önce Osmanlı’nın tebaası, şimdi Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşı olarak şu kültürel mirastan payıma düşeni ben de bir alabilsem artık. Mesela şu Yerebatan Sarnıcı’nı diyorum kurutsak, şöyle güzel, devasa bir kebapçı kompleksine çevirsek. Hem bir nefes alsa zavallı bina, hem de kültürel değerlere katkı yapmak nasıl olurmuş göstersem yedi düvele. Hem zaten dememiş mi atalarımız “duvarı nem, insanı gam öldürür” diye… Neme ve gama son, yaşasın kebap kültürü! Alın size bir taşta kuş sürüsü… Üzgünüm ama “özel mülkiyet” tarafından satılan ve alınıp etkinlik merkezi ve misafirhane yapılması planlanan Ayışığı Manastırı da farklı bir örnek olmasa gerek aslında.

Ayar tutmayan “hukuk”

Öyle yalama olmuş ki artık hukuk ve kavramlar, ayar tutmuyor güzide memleketimde. Kültürel miras nerede başlar, özel mülkiyet nerede biter? Bunların arasında bir yerde hakkaniyet kavramına yer var mıdır? Hepi topu dört yıla sıkışıp kalan iktidar süresini efektif olarak kullanabilmek için her yol bu denli mübah mıdır? Ya da daha net bir ifadeyle, paranın satın alamayacağı hiçbir şey mi kalmamıştır artık Türkiye Cumhuriyeti’nde? Yetmiş milyon küsur vatandaştan biri olarak nerededir benim anlı şanlı Anadolu’nun kültürel mirasından kebabından, folklorundan öte payıma düşen…

Son bir soru sinsilesi: Ne bir bilgilendirme panosu, ne açıklama içeren bu restorasyon inşaatını denetleyen var mıdır acaba? Eğer ki varsa sormuş mudur o Ytong’larla hangi kısmı restore edilecektir Ayışığı Manastırı’nın? Güvenlik görevlisinin iki cümlelik açıklaması yeterli midir restorasyon çalışmalarını düzenleyen mevzuat açısından: “Özel Mülkiyet” ve “Sabancı Ailesi”.

Değerli hükümet büyüklerim, izninizle bir kez daha arz ederim ki, gelin verin şu Ayasofya’yı kültürel mirastan payıma düşen hakkım olarak, güzelinden bir oto kuaförü açayım, alem tesis görsün. Ya da Yerebatan Sarnıcı’nı diyorum, Ortadoğu ve Balkanların ve dahi tüm Avrupa’nın kebap üssü yapayım, bir de Avrupa Kebap Başkenti olsun kocamış şehr-i İstanbul!

Hakan Tiryaki

İstanbul'dan bir şenlik geçti ki...

İstanbul Haziran'ın ilk günlerinde Sualtı Temizlik ve Bilinçlendirme Hareketi Derneği tarafından gerçekleştirilen Uluslararası Konuşan Balık Deniz ve Çocuk Şenliğine ev sahipliği yaptı. Romen, Bulgar ve Türk öğrenciler üç gün boyunca deniz konuştular, denizi anlattılar. 4 Haziran Cuma günü Beşiktaş meydanında gerçekleştirilen şenliğin ana etkinliği birbirinden keyifli gösterilere, sunumlara ve yarışmalara sahne oldu.

Üç ayrı kültürü bir araya getiren şenlikten geriye bolca anı ve bolca soru işareti kaldı zihinlere kazınan. İşte bunlardan biri aşağıdaki resim.

Merve İzmirlioğlu'ndan tasarım dersi

Halil Atamavcı İlköğretim Okulu öğrencisi Merve İzmirlioğlu'nun jüri özel ödülüne layık görülen bu resmi üzerine biraz olsun düşünmek yerinde olacaktır.

Öncelikle yıllardır reklamcı olarak yaşamını kazanan bir tasarımcı gözüyle bakıldığında sadece fikir bile takdire değer. Buna resim öğeleri ve sloganlar da ilave edildiğinde söylenecek fazla bir şey kalmıyor. Ayakta alkışlamak gerek...

Tabi sorular bu noktada başlıyor. Acaba Merve'nin bu konudaki -çifte- yeteneğinin farkında olan var mı? Farkında olan birileri varsa Merve'yi nasıl bir gelecek bekliyor? Ya da bu yeteneği ona bazı kapıları aralayabilecek mi?

Bir resim kağıdını hemen oracıkta, spontan olarak yapılan bir yarışmada bir broşüre dönüştürüveren ve bunu yaparken "Hayaller güzeldir!" ve "Peki Ya Gerçekler!" sloganlarıyla adeta bir şamar etkisine taşıyan Merve acaba bir grafik tasarımcı olabilecek mi? Ya da metin yazarı? Ya da bir ressam? Daha doğrusu onun yeteneğinin farkında olan öğretmenlere sahip mi? Farzedelim sahip, acaba o öğretmenlerin Merve'yi yönlendirebilecekleri özel eğitim kurumları var mı? İmam Hatip Lisesi mezunlarına ya da meslek lisesi mezunlarına bir takım avantajlar sağlamaktan çok daha önemli değil midir aslında daha 5. sınıfta böyle bir potansiyeli farketmek ve eğitim hayatını bu doğrultuda yönlendirmek...

Üç farklı kültürden yansımalar

3 Haziran Perşembe. Sabah İstanbul'a gelen, gün boyunca İSTAÇ Kompost Tesisleri ve ardından MİNİATÜRK gezilerinde koşturan öğrencilerin günün sonundaki tablosuna bir göz atmak lazım. Akşam saat 21:30. Kağıthane'de yurdun bahçesinde Bulgar öğrenciler ertesi gün sahneleyecekleri gösterinin provasını yapıyorlar. Daha da hoş tarafı, bunu isteksiz ya da zorunlu olarak yapmıyorlar, eğleniyorlar. Karşılığı olarak Mamma Mia adlı gösterileri ilk kez verilen Sadun Boro Özel Ödülü'ne layık görülüyor. Sadun Boro Özel Ödülü'nü düşünürken en önemli kriterimiz bu denli önemli ve hala yaşayan bir isim için gerçekten değerli, iz bırakacak bir şeyler olmasıydı. Gönül rahatlığı ve oy birliği ile Sadun Boro Özel Ödülü Bulgar okuluna gitti...

Romen öğrenciler Karadeniz'in Tehlikeli Türleri konulu bir sunum hazırlamışlardı. Alışıldık duyarsızlık kalkanından sıyrılan herkes bir şeyler öğrendi bu sunumdan. Çünkü İngilizce hazırlandığı yetmiyormuş gibi kendi çizdikleri görsellerle desteklenmekteydi sunumları.

Gelelim kendi çocuklarımıza. Daha doğrusu onları işleyen, yönlendiren eğitim sistemimize. Öncelikle şöyle bir düşünün, okulunuza Milli Eğitim Müdürlüğü kanalıyla bir faks mesajı geliyor. Diyor ki içeriğinde, çocuklarınızı alın gelin, başka bir şey istemiyoruz sizden. Siz çocukları getirin, gerisini bize bırakın. Eğlensinler, öğrensinler, dans etsinler, resim çizip, fotoğraf çeksinler... ödüller kazansınlar. Fotoğraf sergisi, çöp sergisi ve resim sergisi gezsinler. Herbirine t-shirt, kumanya, dondurma, kitapçıklar... elden gelen, gelmeyen seferber edilsin... Ödül olarak netbook, dijital fotoğraf makinesi, mp4 oynatıcı, maske-palet setleri... Tek bir amaç var, siz getirin çocuklarınızı yeter, biz bir şekilde eğlenmelerini, sonraki yıllar için motive olmalarını, bir şekilde denizi konuşmalarını, paylaşmalarını sağlarız, siz getirin yeter!

Çıkan tablo iç karartıcı. Özensizce hazırlanmış sunumlar, yasak savmak istercesine. Ya da öğretmenin egosunu gıdıklayabilmek için itilen-kakılan çocuklar. Bas bağrıldığı, dört bir tarafta yazıldığı halde yarışmacı öğrencisini sonuçlar açıklanmadan götüren öğretmenler, ki o öğrenci ödül kazandı ve ne yazık ki o haklı sevinci, gururu orada yaşayamadı.

Hepsi bir tarafa, tüm yukarıda sayılanlar her bir okula Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından iletildi, STH Gönüllüleri tarafından her okulla tek tek iletişim kuruldu. Her okul en az iki kez arandı. Kaosa alışan eğitim sistemi önceden öğrenci isimlerini isteyen bir yarışma komitesine anlam veremedikleri gibi bu işi angarya olarak gördüler. Arka planında yatan her öğrenciye uygun beden ve içerikte bir şeyler sağlama gayretini ya da her yarışmacı öğrenciye kendi adlarına hazırlanmış birer t-shirt vererek onları onore etme isteği gibi ince düşünceleri anlamaya çalışmak şöyle dursun dinleme zahmetinde bile bulunmadılar.

Acı bir durum bu. Yazarken dahi üzülüyor insan. Harcanan emek, sınırsız bir iyi niyet ve ilgisiz, duyarsız bir eğitim sistemi. Deniz ve çocuğu bir araya getiren tek şenlik, bir de üzerine uluslararası ve tek yapmanız gereken sadece çocuklarınızı tutup alana getirmek ve gerisini aylardır gece gündüz bunun için kendilerini heba eden "gönüllülere" bırakmak.

Yok muydu olumlu yanları derseniz, saymakla bitmez. Birbirlerine sarılan birlikte oynayan Türk-Romen-Bulgar çocuklarını izlemek dahi büyüleyici. Sabah tanışan, öğlen dost olan ve akşamüstü ağlaşarak ayrılan ortak bir dil dahi konuşmayan çocukların içtenliğini görmek başlıbaşına bir motivasyon kaynağı tabi ki.

Hatta doğrusunu isterseniz sadece şu aşağıdaki resim için bile değer tüm bu emeğe...

Ayrıntılı bilgi için: Uluslararası Konuşan Balık Deniz ve Çocuk Şenliği