Kayabalığı, ayışığı, votka...

Hiç ses yoktu. Sadece sessizliğin bazen huzur veren, bazen çıldırtan sesi... Büyülü, ilahi bir uğultu... Soluk kesen, kanı donduran bir sükunet... Meraklı bakışlara tedirgin, kaçamak bakışlarla karşılık veren tetikte bir kayabalığı... Akıntının mistik ritmiyle dans eden narin, kıvrak yosunlar... Mutlu, tembel bir istiridye topluluğu... Gecenin bu saatinde hala kavga edebilen bir çift yandan çarklı pavurya... Büyük ayıyı andırırcasına dizilmiş altı kocaman denizyıldızı; denizin dibinde gökyüzü... Kimi sürekli hareket halinde, kimi uykuda, kimi tetikte... Ama hepsi evrensel bir uyum, imrendiren bir sükunet içinde. Hepsi birer pandomim ustası. Hepsi basit, gösterişsiz. Amaç sadece yaşamak. Ve birden sonsuz bir karanlık. Ölüm değil, uzay hiç değil. Zaman zaten çoktan silinip gitmiş. Burası zamanın, mekanın, ölümün... hepsinin ötesinde. Karanlık demekte yanlış aslında. İsim vermek zordu, bilinen dünyamızda böyle bir yer yok.

Artık denizyıldızları, kayabalığı yoktu. Ben, ben de yoktum. Ya hiçbirşeydim, ya da herşey. Kestiremiyordum. Tek hissettiğim hiç bir şey hissetmediğimdi. Bunların hepsi aslında anlık düşüncelerdi. Fenerimin ışığı söndüğünde aşağı yukarı on-onbeş metre derinlikte, koyu bir karanlığın, uçsuz bucaksız koynunda. Sonsuz karanlığın koynunda bir-birbuçuk dakika...

Yukarıda eşsiz bir Bodrum gecesi beni bekliyordu. Issız bir koyun tam ortasında kiralık kıçtan takma motorlu sandalım, eski madeni beşbin liralıklar gibi ışıldayan dolunay. Derin uykuda Bodrum suları. Pırıl pırıl bir temmuz akşamı. Öyle derin uyuyor ki deniz, üç metrelik sandalımı sallamaktan bile aciz. Livarda bir şişe Smirnoff, o an Chris De Burgh’u anıyorum gülümseyerek. “Moonlight and Vodka”yı mırıldanıyorum ve O’nun için üzülüyorum. Üzüldükçe içiyorum. Çevreme baktıkça bir yaşama sevinci kaplıyor içimi, içiyorum. Sudan yeni çıkmkışım, gırtlağım patlamış susuzluktan, içiyorum. Ay nefis, votka muhteşem, herşey özenle seçilmiş, düzenlenmiş bu gece.Ama yetmiyor...

Bir parçam hala dipte, beni çağırıyor. Sessizliğin sesi silinmiyor zihnimden. İşte diyor, işte gerçek hayat! Sade,gösterişsiz, dürüst. Gel diyor, burda ikiyüzlülük yok. Askerlik, dil, din, eğitim, kira, ırk... Aptal insanların, daha aptal olanlarını ezmek, sömürmek, sindirmek için icat ettiği pislikler yok... Sosyalleşme, medeniyet, inanç gibi kavramların arkasına gizlenmiş aptalca kavgalar, savaşlar, ezmek-ezilmek yok. Çağırıyor kayabalığı, “gel, bak” diyor, “biz sadece yaşarız ve ne yaparsak yaşamak için yaparız. Tıkabasa doymak için değil, aç kalmamak için yeriz. Yanında içki içmeden, üzerine tatlı yemeden de yaşayabiliriz. Pazartesi sendromu yoktur bizde. Ömür boyu sevmediğimiz işler, sevmediğimiz kişilerle uğraşmamız gerekmez. Aşk yoktur bizde, nefret de. Sevgi zaten kimin işine yaramış ki bu dünyada, sevilenden başka. Vahşi dersiniz bize, küçük balıkları yeriz diye. Oysa bilirsiniz ki sizde, küçük balıklar da daha küçüklerini, daha küçükleri daha da küçüklerini yer varolabilmek için. Peki ya siz insanlar! Siz sadece küçük olanlada yetinmiyorsunuz. Siz avuçiçi kadar bıldırcını da tutup yiyorsunuz, koskoca öküzü de kesip yiyorsunuz. Siz ki binlerce yıldır birbirinizi bile yiyorsunuz. En canimiz köpekbalığı bile Bakire Meryem gibi kalır, en vahşimiz baraküda bile kır çiçeği gibi kalır sizin dünyanızda. Biz sadece yaşarız.

Yıllar geçti aradan... Milyonlarca ağaç yandı kül oldu; milyonlarcası masa, sandalye, tuvalet kağıdı... Yerleri yollar, konutlar... medeniyet abideleri doldu. Yüzlerce canlı türü tedavülden kalktı. Sadece geçen dokuz yılda... Ve belki bilge kayabalığım da yok artık. Belki de hala yaşıyor ve dehşetle bekliyor... Kendi doğasında, kendi yuvasında tükenip gitmeyi bekliyor. Birçokları gibi ansiklopedilerdeki “soyu tüketilenler” bölümündeki yerini almayı bekliyor çaresiz. İyi ama kimin umurundaki rakı mezesi bile olamayan bir zavallı kayabalığı.

Hakan Tiryaki, İstanbul 1988