Deniz kentine deniz akvaryumu...

Finding Nemo (2003)Sene 2011. İletişim almış başını gitmiş. Bilgi kapıdan kovsanız, bacadan giriyor artık. Bilgiyle aranıza girebilecek tek engel bilmek istememeniz. 2009 yılı verilerine göre 198.000.000 internet sitesi, 23.000.000.000 sayfa içerik ile neredeyse tüm dünyanın paylaşımında. Doğrusu geometrik olarak arttığı düşünüldüğünde belki de bugün bu rakamlar kat kat üzerinde. İtiraf etmeliyim ki bu konu üzerine kısa bir araştırma yaptım; birkaç dakika.[1]

Ne de olsa insaoğluyuz ve bilgiye açız. Her daim yeni bir şeyler öğrenmekte, öğrendiklerimizi paylaşmakta ve biriktirdiklerimizi gelecek nesillere aktararak varlığımızı yüceltirken atalarımızın[2] “şebekliklerine” gülebilmekteyiz.

İnsanoğlu bilgiyi aktarma ve paylaşma noktasında tarih boyunca birçok yöntem geliştirdiyse de bugün gelinen noktayı hayal edebilmiş midir bilemiyorum. Neyin bilgi olduğu, neyin olmadığı hala felsefenin tartışma konusu olarak bir yanda dururken daha fazla uzatmadan konumuza gelelim.

Pateriça Köyü

İnsanı masmavi hayallere taşıyor Pateriça Köyü. Basamakları denizle biten merdivenleri, minimal ve büyüleyici mimarisi ile taş evler insanın aklını başından alıyor. Yaşam dediğiniz kavramı tekrar gözden geçirme ihityacı hissediyorsunuz; hemen oracıkta başlıyorsunuz masmavi düşlerinizi huzur ve keyif dolu ayrıntılarla süslemeye.

Daha deniz beyazken uyanmak; taş basamaklardan ağır ağır inip, karıncanın su içtiği bu denizin koynuna usulca kendini bırakıvermek… Yaşar Kemal’in kulakları çınlasın! Bu kadarını ancak O’nun romanlarında hayal edebilir insan.

8 Mart, Dünya Kadınlar Günü

Üçlek Tanrıça kültünden bugünlere nasıl geldi insanoğlu? Avcı toplayıcı toplumun sadık hizmetkarı ve emekçisi erkek nasıl oldu da bugünün hakim ve adaletsiz gücü oluverdi? Tüm dinlerde doğurganlığı ile kutsanmasına karşın neden hiç bir inanç sisteminde Tanrı temsilcisi olarak seçmedi kadını? Açıklaması uzun ve bir o kadar da karmaşık toplumsal ve ekonomik olgularla açıklanabilecek bir süreç; bu nedenle de bir yana bırakalım uzun öyküsünü.

%22 artan ihracat...

Farzedin mütevazı bir bakkal dükkanınız var. Her ay satışınızı %22 arttırmak için alımınızı %44 arttırmanız gerekiyor. Kim olsa güler muhtemelen bu duruma.

Ama koca koca adamlar çıkıp da koskoca bir memleket hakkında ve de gerine gerine söylediklerinde bu rakamları tablo değişiyor.

Farkında mısınız, Harem’de bir şeyler oluyor! (II)

2006 yılının Ekim ayında atmıştım bu başlığı. Bir grup STH Gönüllüsünün insanüstü bir gayretle, canını dişine takarak ilk aşamasını bitirdiği STH Harem Sahili Temizlik, Rehabilitasyon ve Koruma Projesi’ni anlatmaya çalışmıştım sözcüklerin elverdiği ölçüde.

Hayvan Hak(sızlık)ları

Bir ileri demokrasi ülkesi, 2011.

Bir sürü işinin arasında bir şikayet dilekçesi alır devletlü mülki amir. Bir grup çevreci ya da hayvansever ya da her ne karın ağrısıysa, kendini bilmez güruh, bir çay bahçesindeki akvaryumda ricoysla yıkanmışçasına ahenkle dans eden, mutluluktan kabına sığmayan hatta çevresine gülücükler saçan köpekbalığı, vatoz gibi canlılara eziyet edildiğine dair şikayet dilekçesi gönderir.

Türkiye'de gönüllü olmak...

Nasıl bir başlıktır bu böyle demeyin. Öncelikle kendinize bir sorun, bugüne dek gönüllü olarak ve hiçbir karşılık beklemeden yaptığınız bir şey var mı? Kalkıp felsefi ya da psikolojik çözümlemelerle çarpıtmadan, son derece net, motivasyonunuzun sadece odaklandığınız konu olduğu bir gönüllü uğraşınız oldu mu? Yanıtınız evet ise bu başlığı anlamak şöyle dursun zoraki bir gülümseme de belirmiş olmalı yüzünüzde.

Nedir bu "Kültür Mirası"? Ya da ne değildir?

21. yüzyılın en ulvi bilgi kaynağı Google’a sordum, dedim “Ey Google, bilirsen sen bilirsin, nedir bu kültür mirası?”

Sineğin arka ayak fonksiyonlarından, rahmetli büyükannemin dantel tariflerine her soruya verecek bir yanıtı olan koskoca Google dahi yanıtlayamadı, eveledi, geveledi bu soru karşısında.

Bir çeşit alışkanlık oldu bu, önce bir Google’a soralım ki anlayalım, aydınlanalım, sonra ahkam keselim. Ama gel gör, soru kültür “mirası” ve uygulama alanı da Türkiye Cumhuriyeti olunca Google ne yapsın?

Aziz Teodosia / Gül Camii

Mucize beklerken…

Gül Camii (Hagia Teodosia Kilisesi)Tam elliüç gün olmuştu. Elliüç gündür varolma savaşı veriyordu Konstantinopolis. Gece gündüz susmak bilmeyen toplar, surların dört bir tarafından kazılan lağımlar, görülmedik savaş kuleleri… Diğer tarafta gelmek bilmeyen yardımlar, boşa çıkan umutlar. Ve belki de son umuttu Hagia Theodosia. Ne de olsa bugüne kadar nice insana yardım etmiş, nice hastaların derdine deva bulmuştu. Şüphesiz görmezden gelmeyecekti Bizans’ın çaresizliğini.

Gece başladı hazırlıklar. Tüm kilise köşe bucak temizlendi. Herşey büyük bir itina ile gözden geçirildi. Sabah Hagia Theodosia ile yepyeni bir güne başlayacaktı şehir halkı. Bugüne kadar saygıda kusur etmemişlerdi Theodosia’ya ve şimdi ancak “o” kurtarabilirdi Konstantinopolis’i.

Bir Unutulmuş Likya Kenti: SURA

Demre-Kaş karayolunun yaklaşık beşinci kilometresinde, yolun solunda, iki küçük tepe ve etrafına saçılmış birkaç lahitiyle unutulmuş bir kent yer alır. Binlerce yılın yorgunluğundan çok unutulmuşluğun, terkedilmişliğin ezik, mahçup görüntüsüdür karşınızdaki.

Mahçuptur, çünkü ne Myra gibi hayranlık dolu bakışlarla izleyen insanlar vardır yapılarını, ne de Ksanthos benzeri romantik kahramanlık hikayeleri. Ne Aziz Nikola yetişti topraklarında; ne de özgürlük uğrunda yaktırdı halkı kendisini. Hatta en parlak dönemleri bile Myra’nın gölgesinde geçti, gitti.

Sura’dır bu isimsiz kent. Parlak günleri çok uzaklarda kalmış küçük, mütevazi bir Likya kenti.

Sayfalar

Subscribe to Emekli Kahvesi RSS